Advert Advert
Advert
BURSA’DA KABADAYILAR DÜNYASI

BURSA’DA KABADAYILAR DÜNYASI

Bursa’nın iki meşhur kabadayısı vardı: İnegöllü Benli Halil ve Gürcü Kaya Kayakent.

Bir gece yarısı, dayızadem Sabahattin Aşan ile Kınık Madensuyu’nun sahibi Rauf Arınç evime geldiler. Tanınmış kabadayılardan İnegöllü “Benli” Halil’in yanında yetişenlerden Ahmet Gülsever’i rakibi Kaya Kayakent ayartmış, Halil arabanın sağ ön koltuğuna oturunca, kendi adamı silahını çekmiş ve Halil’i yaralamış. Halil, sağ göğsüne ateş edildiğini görünce bir vücut hareketiyle hafif bir yara alarak kurtulmuş. Sonra da olayın müşevviği olduğuna inandığı rakibi Kaya Kayakent’in arabasını, Heykel önünde sıkıştırıp Santral Garaj’a kadar kovalamış, Hollywood filmlerindeki gibi kurşun yağmuruna tutmuş, yol güzergâhındaki Emniyet Müdürlüğü ekipleri de harekete geçmişlerdi.

Sabahattin’in yakın arkadaşı Rauf da İnegöllü’ydü ve Halil’in yakın arkadaşıydı. Halil’i savunmamı istiyorlardı. Gece yarısından sonra gidip Halil’i de eve getirdiler. Halil, “Benim suçum öldürmeye tam teşebbüstür. En az 13 seneyi göze aldım. Ama ne olur poliste beni dövmesinler” diyordu.

Hükmü hâkimlere bırak” dedim ve yakın dostum olan Emniyet Müdürü Vahdet Erdal’ı aradım. Vahdet Bey’in olaydan haberi vardı. “Vahdet Bey, ekiplere talimat ver. Aramayı bıraksınlar. Benli Halil bizim evde, benim yanımda, sabah kaçta uygun görürseniz yanınıza getireceğim, elinizi öpüp silahını teslim edecek” dedim.

Sabah 07.30’da Vahdet Bey’in yanına gittik. Halil’in ifadesini alıp, savcılığa sevk ettiler. Nöbetçi mahkeme tevkif etti ve Halil Bursa Ceza ve Tevkif Evi’ne konuldu. İnfaz savcısı Ali Haydar Bey sınıf arkadaşımdı. Ona da bir kahve içmeye uğrayıp, kabadayılar arasındaki husumeti anlatıp bir tertibe karşı uyardım.

Birkaç gün sonra, yazıhaneme telefonlar gelmeye başladı. “Bir serseri kurşuna kurban gidersin” ya da “Yolda yürürken bir otomobil çarpar ölürsün” diyorlar ve Halil’i savunmamı istemiyorlardı.

Önce aldırış etmedim. Tehdit telefonlarının ardı arkası kesilmeyince soruşturdum. Bursa’da her adli olayı, hatta bazılarını olmadan evvel bilen, meşhur adliye ve polis muhabiri Hüseyin Kuşku’dan, Kayakent’in Batpazarı’ndaki kumar oynanan “Esnaf Kulübü” nü işlettiğini ve her gece orada olduğunu öğrendim.

FARUK SÜKAN SENİ TEPELER AMA BUNUN BANA BİR FAYDASI OLMAZ

Bir gece yalnız başıma oraya gittim. Kapıyı açan bitirime, “Git Kaya’ya, ‘Benli Halil’in avukatı geldi’ de” dedim. Kaya bir iki dakika sonra burnundan soluyarak geldi ve “Sen hangi cesaretle buraya geldin?” diye bağırmaya başladı. Ben de “Bu bir cesaret meselesi değil, bir racon meselesidir. Sen kabadayıysan mekânına gelen düşmanına bile hürmet edersin diye düşündüm” dedim.

İçeri girdim. Kaya’nın odasına geçtik. Kaya, “Sen Faruk Sükan’a mı güveniyorsun?” dedi.

Ben de, “Sen beni öldürürsen Faruk Sükan veya bir başkası senin yedi ceddini yok eder. Ama ben görmem. Ben buraya seninle delikanlı gibi konuşmaya geldim. Ne istiyorsun?” diye karşılık verdim.

“O benli Halil i……dir. O’nun davasını nasıl alırsın?” dedi.

“Ben cinsel taciz davasına değil, adam öldürmeye tam teşebbüs davasına bakıyorum. Bu davadan evvel ne seni ne de Halil’i tanırdım. Beni tehdit edeceğine, gelip benimle delikanlı gibi konuşsaydın, belki kararımı değiştirirdim. Ama beni tehdit ettin. Bu da duyuldu. Vazgeçersem artık benim delikanlılığım bozulur. Beni tehdit edeceğine biriniz ölür, biriniz hapse girerse Bursa’nın haracı kime kalır, bunu düşün ve bu adam kimse onun seninle içki masasında neler konuştuğunu hatırla” dedim.

Hüseyin Kuşku, münafıkın “Ormancı Halil” denilen başka bir kabadayı olduğunu bana söylemişti. Kaya düşündü, ertesi gün telefon edip, “Sen haklısın ağabey” dedi.

Bir sene sonra Halil, ondan beş altı ay sonra da, Halil’i öldürmeye teşebbüsten yargılanan Ahmet Gülsever tahliye edildi, kabadayılar dünyası geçici bir barış dönemine girdi.

Bir gün yazıhaneye Halil, yanında Kaya’nın yeğeni olan Orhan Sertkaya’yla geldi. Orhan hakikaten gözlü kara, soyadı gibi sert bir gençti. Halil teslim olduğunda savcılığa getirilirken Adliye’nin karşısındaki iş hanında tecrübeli Emniyet Müdürü Vahdet Erdal’ın tedbirli davranması neticesinde, av tüfeğiyle yakalanmıştı. Elindeki silah av tüfeği olduğu için yakayı kolay sıyırmıştı.

SORGU HÂKİMİ EFELENİYOR

İnegöl Cezaevi’nde yatmakta olan Pehlivan Süleyman adlı bir mahkum, “Karımı taciz ediyor” diye Kayakent hakkında suç duyurusunda bulunmuş, polis Kaya’yı bulamayınca da iş Sorgu Hakimliği’ne intikal etmiş, biraz da Bursa Adliyesi’nin baş edemediği adamı ben içeriye tıkayım da, görsünler duygusuyla,  İnegöl Sorgu Hâkimi, Kaya için gıyabi tevkif kararını basmıştı. O zamanın en meşhur ceza avukatları Orhan Apaydın ve Erdoğan Köksal İstanbul’dan gelip Hâkimle görüşmüşler, Hâkim Nuh demiş peygamber dememişti.

Sorgu da gizli olduğu için, “Biraz bekleyelim” demiş ve bir netice elde edemeden İstanbul’a dönmüşler. Kaya da Ankara’ya kaçıp meşhur pavyoncu Mehmet Yıldız’ın yanına sığınmış, “Bir de Ertuğrul Ağabey baksın” demiş.

Halil, “Ağabey biliyorsun, yeni barışmış, Bursa’ya huzur gelmişti. Bu işi yaparsan, bu dostluk güçlenecek” deyince, “Hadi İnegöl’e gidelim” demiştim. O zaman Ankara Yolu İnegöl’ün içinden geçerdi, İnegöl merkezinde sol tarafında içkili lokanta ve köfteciler vardı. Halil ile Orhan’a “Siz oturun, yemekleri söyleyin” dedim. Yüz metre ilerdeki Adliye’ye gittim. Beş on dakika sonra dönüp sofraya oturdum. Sonbahardı. Hava artık erken kararmaya başlamıştı. Saat 17.30’a doğru “Benim biraz işim var. Bir kahve içip kendime geleyim” deyince, Halil bir bardak limonun içine kahve karıştırtıp getirmelerini söyledi.

Hakikaten iyi gelmişti. Kalkıp gittim. Bir saat sonra gelip, “Artık dönelim” dedim.

Bursa’da ayrılırken, “Yarın sabah Kaya’nın buradaki avukatlarından birinden bana bir vekâletname alıp saat 10.00’da yazıhaneye gelin” dedim.

Ertesi sabah Halil ile Orhan vekâletnameyle gelince, benim gıyabi tevkif kararının kaldırılması konusundaki dilekçem hazırdı. Çünkü İnegöl’e gidince Adliye’ye uğramış, Sorgu Hâkimliği kâtibine, “Dosyayı eve götür, akşam ben size uğrayıp okuyacağım” demiş ve 17.30’dan sonra Sorgu Hakimliği zabıt kâtibinin evinde dosyayı okumuştum.

Dilekçeyi verip beklerken zabıt kâtibi gelip, “Hâkim bey sizi bekliyor” deyip sonra da usulca, “Hop oturup hop kalkıyor” diye ilave etti.

İçeri girince hâkim, “Siz bu dilekçeyi nasıl yazdınız?” diye yüksek sesle sorunca, “Biliyorsunuz. Ben aynı zamanda yazarım. Düşündüm, hiçbir müspet delile dayanmadan, bir adam hakkında nasıl gıyabi tevkif kararı verilir diye bir senaryo yazdım, dosyayı okumuş gibi oldum” diye cevap verdim.

Hâkim, “Sizin gibi hukukçular sayesinde suçlular serbest geziyor” deyince, “Sizin gibi Garafolla’nın (Bazı insanların doğuştan suçlu olduğunu ileriye süren meşhur İtalyan Ceza Hukukçusu) tesirinde kalan hâkimler, ‘Bu adam doğuştan suçlu’ deyip ‘suç’, yerine ‘suçlu’ telakki ettikleri adamların peşine düştükçe, biz var olmaya devam edeceğiz” dedim ve “Siz bugün bu gıyabi tevkif kararını kaldırmazsanız, bunun peşini bırakmayacağız ve yarın soluğu Adalet Bakanlığı’nda alacağız” diyerek odayı terk ettim.

Gıyabi tevkif kararı kaldırıldı. Birkaç gün sonra Kaya ile Halil yazıhaneye teşekküre geldiler. Kaya, “Ağabey borcumuz” diye sordu. “Canının sağlığı” dedim. Israr edince, “Ben de günün birinde sizden bir şey isterim” dedim ve 1969 seçimleri esnasında istedim de…

Bu olay İstanbul’un kabadayılar dünyasında duyulmuş ve Erdoğan Köksal ile Orhan Apaydın gibi iki meşhur avukatın kaldıramadığı gıyabi tevkif kararını kaldıran Bursalı genç avukat merak edilmişti. Aradan bir ay geçmemişti ki, Benli Halil yazıhaneye gelmiş ve İstanbul’dan kumarhaneler kıralı Arap Nasri’den selam getirip, İstanbul’da mükellef bir yazıhane, 25 bin lira maaş (O tarihte milletvekili maaşı 2 bin 600 liraydı) ve bakacağım her dava için ayrı ücret teklif etmişti.

Teşekkür edip, “Halil biliyorsun ben siyasete gönül vermişim. Milletvekili olmak istiyorum. Benim için gazetecilik de, avukatlık da bu yolun kilometre taşlarıdır. Nasri Bey’e teşekkürlerimi ilet” cevabını vermiştim.

 

MÜŞKİLE KÖYÜ’NDEKİ SEÇİM KONUŞMASINI KİMLER DİNLEMİŞTİ?

Bir çarşamba günü seçim propagandası için İznik’teydim. İlçe Belediye Başkanı İnal Sargın talebe cemiyetlerinden arkadaşımdı. Öğlen yemeği yerken, bütün köyleri dolaştıklarını, yalnız “Müşkile” Köyü’ne gidemediklerini söyledi.

Müşkile Köyü meşhur şair İsmail Başaran’ın köyüydü. İhraç edilen üzümleriyle meşhurdu. İsmail Başaran, Bursa Cezaevi’nde Nâzım Hikmet’le aynı, İznik Seçköylü yine meşhur ressam İbrahim Balaban da, ayrı bir koğuşta yatıyorlardı. Her ikisi de hapishane arkadaşları Nazım’ın tesir ve telkiniyle, komünizmi benimsemişti. Çıkınca da, köylerinde komünizmi anlatmışlardı. Bu sebeple İznik’in Müşkile Köyü, Bursa’da İşçi Partisi’nin kalesi haline gelmişti. Köyün muhtarı Fevzi Kavuk, sosyal demokrasiyi ve Marksizm’i incelemiş ve hazmetmiş sevilen bir isimdi. Okuyordu, cesurdu ve çevresinde seviliyordu. 1965 ve 1969 milletvekillerine İşçi Partisi’nin Bursa listesinde 1’inci sırada yer almıştı.

Daha sonraları, Nazım’ın, “Anadolu’da beni bir köy mezarlığına gömün” vasiyetinden hareket ederek Nazım’ın mezarını Müşkile Köyü’ne getirmeye teşebbüs etmişti.

İşçi Partisi’nin dışında hiçbir partinin köyde propaganda konuşması yapmasına izin vermiyorlardı.

Bunu duyunca, “Haftaya çarşamba günü oraya gideceğiz. Ben ‘Adalet Partilileri köye sokmadık’ dedirtmem” dedim. İnal, “Olay çıkar, gitmeyelim” diyordu. “Sen çarşambaya arkadaşları hazırla, beraber gideriz” cevabını verdim.

Bursa’ya döner dönmez, telefon edip Halil ile Kaya’yı yazıhaneye çağırdım. “İkinizde de emeğim var. Ben Müşkile Köyü’ne gideceğim, onlar da beni köye sokmayacaklarmış. Bu size ağır gelmeyecek mi?” diye sordum.

İkisi de CHP sempatizanıydılar ama ikisi de bana minnettardılar. Kalktılar. “Ağabey partiye telefon et, bize bayrak versinler”  dediler. “Ben parti kâtibi şair İsmail’e söylerim” dedim.

Bir hafta sonra İznik’ten partinin ileri gelenleriyle Müşkile’ye hareket ettik. Müşkile Köyü, Gemlik tarafından başlayıp, gölü çepçevre kuşatıp Orhangazi tarafında son bulan o güzel yoldan, iki kilometre kadar içerdeydi.

Sapağa geldiğimizde, köye çıkan yolun iki tarafının Adalet Partisi bayraklarıyla donatıldığını gördük. Köy meydanındaki kahve de Adalet Partisi bayraklarıyla süslenmiş, ses düzeni kurulmuş, hoparlörler dışarıya döndürülmüştü.

Kahve doluydu ama Müşkile Köyü’nden kimse yoktu. Kaya ve Halil’in adamları kahveyi doldurmuşlar; benim konuşmamı anlasalar da anlamasalar da alkışlıyorlardı.

Müşkile zapt edilememiş, yine Türkiye İşçi Partisi’ne oy vermişti ama artık “Adalet Partisi’ni köye sokmadık”  denilemeyecekti.

 

KABADAYILARIN VEFASI SADECE O GÜNE MAHSUS VE MÜNHASIR DEĞİLDİ

1973 ön seçimleri esnasında, Kasım Önadım ve Recep Kırım, inşaatı 12 Mart 1971 tarihinden sonra Darbe Hükümeti’nin Çalışma Bakanı tarafından durdurulmuş olan Soğukkuyu Yapı Kooperatifi üyelerinin mağdur olduklarını, ben yeniden Adalet Partisi listesinde milletvekili adayı olursam, bu kooperatifin Almanya’daki üyelerinin Türkiye’ye konvoylar halinde geleceğini ve Adalet Partisi aleyhinde çalışacaklarını, partinin seçimi kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya geleceğini yayıyorlardı.

İşte politika böyle bir şeydi.

O Recep Kırım ki, afla Kayseri Hapishanesi’nden çıkıp Yıldırım’daki yuvasına döndüğünde, Vahdettin Koyuncu ile geçmiş olsun ziyaretine gittiğimizde, “Hâkimiyet gazetesi hapishanedeki Bursa mebuslarına gelir, senin yazılarını okurduk. Sonra da gazete elden ele dolaşır ve herkes yazılarınızda ümit ve teselli bulurdu. Celal Bey de bize ‘Bu gence destek olunuz. Hem garp hem de şark kültürünü hazmetmiş, eli de kalem tutuyor’ diyordu”  diyerek bana sarılmıştı.

Sonra bu kucaklaşmanın sıcaklığı, Recep Kırım’ın hizip genlerinin güçlenmesiyle husumete dönüşmüştü.

1973 yılında Recep Kırım, İl İdare Heyeti üyesiydi ve o ekibin hedefinde ne Barlas ne de Külahlı vardı. Tek hedef bendim ve politikanın bütün çirkinlikleri kullanılarak yok edilmeliydim.

İşte politika böyle bir şeydi ve çok adiydi.

Recep Kırım’ın bu sözlerini duyunca, İl İdare Heyeti’ne bir mektup yazdım, “Mademki Recep Kırım bazı iddiaların sahibidir, o zaman meseleyi parti çatısı altında halledelim. Toplayın delegeleri, Recep Kırım bildiklerini anlatsın, ben de kendimi savunayım” teklifini yaptım.

İl İdare Kurulu karışmıştı. Bana dargın olduğunu sandıkları Ahmet Cenkçi’lerin delikanlılığı galip gelmiş, elini masaya vurmuş ve “Recep Bey dedikoduyu bırak da mertçe tartış. Delege de hakem olsun. Ertuğrul’un taraftarını darıltmadan bu ihtilafı hallederiz. Ertuğrul haklıysa arkasında dururuz. Değilse karşı çıkar, hep beraber ön seçimi kaybetmesi için çalışırız. Parti de yara almaz” demişti.

Recep Kırım da “Hayır hayır. Böyle bir toplantıdan onun delegeyi ikna edip zaferle çıkacağını bilmiyor musunuz? Ben böyle bir toplantıda onun karşısına çıkmam” diye teklifimi reddetmişti. Sadece Recep Kırım’ın değil, o heyettekilerin hiçbirinin yüreği yetmezdi.

 

DEMOKRATİK DÜELLOYA GAZETE İLANIYLA DAVET

Bunu haber alınca, ikinci hamleyi yaptım, Bursa gazetelerine, “Demokrasi, seçilenin seçene hesap vermesidir. Mademki Recep Kırım ve arkadaşları hakkımda bazı iddialara sahiptir. Kendisini delegelerin, vatandaşların ve basının huzurunda kapalı kapılar ardında ileri sürdüğü iddia ve ithamını ispata davet ediyorum. ……. tarihinde kendisini……. mahallesindeki Adalet Partisi Gençlik Kolu Lokali’nde herkese açık hesaplaşmaya bekliyorum” mealinde ilan verdim.

O tarihlerdeki siyasi mücadelelerde bu bir ilkti ve tabii ki İstanbul gazetelerinin de dikkatini çekmişti.

İlan edilen tarihte Muhtarlar Derneği’nde yine Rumelili olan Başkan Beytullah Kalfa’nın yanında tartışma saatini bekliyor, Derneğe uğrayan muhtarlarla sohbet ediyordum. Öğleden sonra saat 4’e doğru Beytullah kulağıma eğilip, “Kasım’ın oğlu, gençlerle konuşmanın yapılacağı yeri basıp toplantıyı dağıtacakmış. Lokal başkanını da tehdit edip, seni konuşturmamasını söylüyorlarmış”  demişti.

Recep Kırım’ın davete icabet etmeyeceği anlaşılmıştı. Kasım’ın oğlu, “Dev Genç”e karşı kurulan “Hür Genç”in başındaydı. Etrafına da Yıldırım’dan bazı gençleri toplamıştı.

Bunu duyunca, Üsküp civarından Bursa’ya göç eden Rumelililerin oturduğu Zafer Mahallesi Muhtarı Recep Üstünler’i çağırttım. Durumu anlattım. “Tedbir al” dedim. Bir saat sonra Recep iki araba dolusu adamla geldi. Ben de gelenlere hoş geldiniz demek için Muhtarlar Derneği’nin önüne çıktım. Gelenlerin hiçbirini tanımıyordum. Ve onların hiçbiri Arnavutça’dan başka lisan bilmiyordu.

Recep’e baktım. Recep dedi ki: “Bunların hiçbiri Türkçe bilmezler. Yeni geldiler. Gelir gelmez de senin ismini duydular. Sen onlar için bir efsanesin. Seni tanımadan sevdiler. Sana laf söyletmezler. Birisinin senin aleyhinde konuştuğunu anlarlarsa, seni konuşarak müdafaa edemeyince, yumruğu basarlar. Bunlar senin çevreni saracaklar ve kimseyi yanına yaklaştırmayacaklar.”

İlan edilen saat gelip toplantının yapılacağı lokale geldiğimizde, lokalin tıklım tıklım, sokağın da salkım salkım sarkarak uzayan insanlarla dolu olduğunu gördük. Alkışlar arasında içeriye girip kürsüye doğru yürüyünce, ön sıralarda oturanların dört sene evvel İznik Müşkile Köyü’nde beni anlasalar da, anlamasalar da alkışlayanlar olduğunu gördüm. Rauf oradaydı. Benli Halil ile Kaya da… Dört sene önce benim Balaban’ın adamlarına rağmen konuşma yapmamı sağlayanlar, şimdi de parti içi kavgada beni şiddet kullanarak susturmak isteyenlerin karşısındaydılar.

Yerime oturur oturmaz lokal yöneticisi genç mikrofonu eline aldı. Hür Genç’çilerin tehdidini ciddiye aldığı için, toplanan kalabalık karşısında daha da korkmuştu. Yine de, “Bu konuşma bu lokalde yapılmasaydı daha iyi olurdu” gibilerden bir şeyler geveledi. Elime mikrofonu alarak bir masanın üzerine çıktım. “Delikanlı delikanlı! Bu partiye gönül verenler 1946’da ‘Yeter! Söz milletindir’ diyerek konuşma hürriyetini savunmak için yola çıktılar. Bu parti içinde kimse kimsenin sözünü kesemez, sesini kısamaz. Bizi, 1946’ların Jandarması susturamadı. Bizi 27 Mayıs’ın yargıçları susturamadı. Bizi 27 Mayıs’ın generalleri, CHP’nin muhbirleri susturamadı. Şimdi Almanya’dan birkaç arabayla gelip, bizi susturacaklara bel bağlayanlar da bizi susturamaz. Biz onlarla kavgamızı yaparız. Ama kollarımızı bu kavga için sıvarken, partimizin içindeki konuşma hürriyetine karşı çıkanları gözümüzden uzaklaştırmaz, önce onların kafasını koparır, sonra yola çıkarız” deyip, Soğukkuyu Kooperatifi’nin hikâyesini anlattım. Size de anlatılacak.

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500