Advert
Mihraplı parkı'na yazık oluyor!
Sevinç Çelebi

Mihraplı parkı'na yazık oluyor!

İlk açıldığı günlerde Mihraplı Parkı'na gider rahatça sporumuzu, yürüyüşümüzü yapar, bir yerlerde oturur muhabbet eder, kitap okur keyifli zaman geçirir, günün stresini atardık. Ve her seferinde Hüdavendigar Kent Parkı’nı yapanlara dua ederdik.

2015 yılında, Büyükşehir Belediyesi’nin Bursa’yı daha yaşanabilir ve sağlıklı hale getirmek amacıyla sürdürdüğü çalışmalar kapsamında, şehrin merkezine, ‘Bursa’nın en büyük kent parkı’ olma özelliği taşıyan harika bir park yapıldı. Böyle bir parka gerçekten çok ihtiyacımız vardı. Dolayısıyla bu haberi vesile bilerek, Hüdavendigar Kent Parkı’nı şehrimize kazandıran ve de yapımında emeği geçen herkese çok çok teşekkür ederiz.  Başlarda parka gider rahatça sporumuzu, yürüyüşümüzü yapar, bir yerlerde oturur muhabbet eder, kitap okur keyifli zaman geçirir, günün stresini atardık. Ve her seferinde Hüdavendigar Kent Parkı’nı yapanlara şükrederdik. Ancak bu sene saydıklarımın hiçbirini yapamadığımız gibi, es kaza parka gittiğimizde huzur bir kenara, sinirlerimiz bozulmuş vaziyette evlerimize dönüyoruz.

YOK MU ‘DUR’ DİYEN

Örneğin biraz yürüyelim diyoruz, sağımızdan solumuzdan; bisiklet yoluymuş, yaya yoluymuş, çimmiş önemsemeden hızla geçen bisiklet magandalarından kendimizi kurtarma yoluna giriyoruz. Defalarca kez bu konuyu gerekli yerlere gerek mail gerekse telefonla bildirdik. Ancak ne yazık ki değişen hiçbir şey olmadı! Merak ettik; İllallah ettiğimiz bu duruma dur diyecek hiç mi kimse yok? 

HİZMETİN DEVAMINI SAĞLAYIN

Olup bitene tıpkı bizler gibi bir çok kez şahit olan güvenlik görevlileri neden ‘huzur bozanları ve zarar verenleri’ uyarmıyor ve bunların yaşanmasına izin veriyor. Aynı durum çöpleri etrafa saçanlar için de geçerli. Lütfen yapılan bu güzel hizmetin devamını sağlayın. Betonlaşmış bir şehirde birazcık nefesi biz vatandaşlara çok görmeyin. Bırakın da tıpkı eski günlerdeki gibi çocuklarımız rahatça parkta oynayabilsin, başına bir şey gelecek mi endişesi taşımasın. Kaldı ki bu durum böyle giderse çok yakında güzelim park harabeye dönüşecektir. Benden, bizden söylemesi…

Saygılarımla

Naci ÇETİNKAYA

Burcu SEMİZ: YÜZLEŞME!!!

Bir süredir yaptığım gözlemi paylaşmayı görev bilirim...

Uzun zamandır gözlemliyorum. Oturduğumuz yerden yazıp çizmelerin, hükümeti yönetmenin, adandığımız temsilcilerin peşinde birbirini kırmanın ne kadar kolay olduğunu...

Sosyal medya meclise dönmüş durumda neredeyse sosyal medya milletvekili çıkaracak:))

Herkesin bir görüşü, bir yargısı, hükümeti yönetme modeli var.

Bunlar iyi de…

Peki devleti oluşturan toplumlar,

toplumları aileler,

aileleri oluşturan da bireyler değil midir???

Birey olarak kendimize sormamız gereken sorular yok mudur? Millet derken, devlet derken, milliyetçilikten bahsederken biz ne yapıyoruz???

Bence sorulması gereken sorular;

Ben kendimi yönetebiliyor muyum?

Ben ne kadar çalışkanım?

Ben ne kadar dürüstüm?

Ben ne kadar ithal ürün ve lüks tutkunuyum?

Ben ülkem ve milletim için ne yapıyorum?

Ben ne kadar demokratikim?

Ben ne kadar vicdan sahibiyim?

Ben medeniyetten ne anlıyorum?

Ne yazık ki en büyük problemimizin –millet birey sorunu olduğunu düşünüyorum!!!

Tembelliğimizi sorgulayalım!

Bir yandan işsizlik çığlıkları yükselirken, aylarca ilan vermesine ve iyi şartlar sağlamasına rağmen eleman bulamayan sanayicimiz,işverenlerimiz var.

Ne yazıktır ki bu boşlukları Suriyeli işçiler dolduruyor.

Ama biz milliyetçiyiz!!!

Dürüstlüğümüzü sorgulayalım!

İthal ürün tutkumuzu sorgulayalım!!!

Biz ekonomiyi yererken, ürün tercihlerimizde ne kadar milliyetçiyiz, yerli üreticimizi ne kadar destekliyoruz???

İthal samana isyan ederken, Pierre Cardin çantalarda biraz indirim olduğunda almak için sıraya giren biz değil miyiz???

Ya da Starbucs’da kahvemizi yudumlarken ithal et i mi tartışıyoruz?

Çocuklarımız büyürken özendikleri NIKE ayakkabıyı almak yerine onlara yerli malının önemini aşılıyor muyuz?

Emin olun kullandığınız Pierre Cardin çanta sizi daha değerli yapmıyor. Starbucs’da içtiğiniz kahve de...

Ancak Hacı Abi’nin ocağında içtiğiniz çay milletime değer katıyor.

Yerli ürettiği malzemeye destek isteyen, bazen aldığı desteği farklı alanda kullanan, hükümete sayıp döken, her türlü hileye başvuran, malzemeden çalan üreticim de kendini sorgulamalı ne kadar dürüstüm diye, pazarda çürük çarık sebze meyveleri dolduran pazarcım da!

Bunun yanında yerli malı kalitesizdir diyenlere de, artık bulunduğumuz çağda ister istemez oturan kalite anlayışını korumak zorunda olan markalarımız da var.

Siyasetçilerin dönekliklerine lanet ederken, komşu ya da arkadaşıyla diğerini çekiştirip karşılaştığında yüzüne gülen; bireysel çıkarları için yalandan yüksünmeyen, sözünden cayan, bukalemun gibi renk değiştirenler de biziz...

Eğitim öğretim katledildi de, çocuklarımızın ellerine telefonu tableti önüne bilgisayarı koyan; özdeğerlerimizi çocuklarımıza aşılayamayan bizlerin hiç mi payı yok?

Dikkatli baktığımızda beğenmediğimiz hükümet de muhalefet de biziz aslında....

Tek gereken dönüp kendimize bakmak, kendimizi sorgulamak, yüzleşmek...

Küçüğünden büyüğüne, işçisinden patronuna, gazetecisinden siyasetçisine, doktoruna.....

Derdi millet olanına...

Neden milliyetçilikten, ülkenin elden gitmesine feryat ederiz de, birbirimizin elinden tutmayız?

Bir olmak için mutlaka savaş ya da ciddi tehdit mi beklemeliyiz?

Bu ülke bizim ve gidecek hiçbir yerimiz yok. En son noktada verilecek bir CAN’ımız var!

Ben bu soruları önce kendime sordum.

Mahçup olduklarım oldu. Ve işe hemen kendimden, kendi evimden başladım.

İlk işim deterjanlarımdan başlamak oldu:)

Elbette ki hükümetin hataları katkıları da vardır ancak biz değişmedikçe sonuç farklı olmayacaktır.

Kapitalizm narkozunun verdiği derin uykudan uyanmadan...

Oy kullanarak sorumluluğu üzerimizden atamayız.

En acil ve önemli çıkartmayı öncelikle kendimize yapmalıyız!

Biz değişirsek aile değişir,

aile değişirse toplum değişir,

toplum değişirse devlet değişir....

Bir kişinin bile sorgulamasına, yüzleşmesine sebep olursam ne mutlu bana:)

Tüm bu yazdıklarıma karşın, siyasi yorumlar yapılmamasını önemle rica ederim....

****

 

Burcu SEMİZ: Karbonmonoksit(co) zehirlenmesi gibiydi aslında herşey...

“Bir karbon ve bir oksijen atomundan oluşan zehirli bir gaz olan karbonmonoksit(CO)doğal gaz, tüp gazı vs. gibi yakıtların yanması ya da tam olarak yanamaması sonucu oluşur.

Duman içinde yoğun olarak bulunmakla birlikte gazın kendisinin havadan hafif, kokusuz, tatsız, renksiz olması nedeniyle fark edilmediğinden “sessiz katil" veya "sinsi düşman" denilir.

Karbonmonoksit(CO)solunduktan sonra akciğerlerden kana geçerek karbonmonoksihemoglobin (COHb)oluşturur. Alyuvarlar yeterli oksijen taşıyamadığından hücreler ölmeye başlar ve özellikle beyin başta olmak üzere kalp ve diğer organlar fonksiyon göremez duruma gelir.

Karbonmonoksit gazının yoğunluğu ve solunma süresi zehirlenmede önemli olup, belirli bir seviyeden sonra hastaya müdahale edilse bile, beyin hücrelerinde ölüm gerçekleşeceğinden geri dönüşü olmayan hasarlar oluşabilir."

En kötü yanı da kişinin bunu fark edememesidir.

Tatlı bir uyku çöker, yavaş yavaş ölür...

Bazen durup soruyorum:

"Ne ara bu hale geldik? Ne ara insanlığımızdan vazgeçtik? Hangi ara bu kadar bencilleştik, bireyselleştik?

Bencil olmayana yaşama şansı tanımayan bir hale geldik? Yüzeysel arkadaşlıklar, nesnel ilişkiler, çıkarlar örtüştüğü sürece devam eden birliktelikler...

Vefasızlığın ve karakter noksanlığının adı ne zaman profesyonellik oldu???

Sahi ne zaman???

Yavaş yavaş! Tıpkı karbonmonoksit zehirlenmesi gibi sinsice. Sessiz ölüm...

Önce kadın-erkek dengeleri yitirildi sonra anne-çocuk, baba çocuk dengeleri! Aile dengeleri... Aile içinde bireyselleştik önce. Artık herkes kendisi için yaşıyordu.

Bunu görerek büyüyen çocuklarınsa farklı olması beklenemezdi. Sonra komşularımızı yitirdik!

Oysa ki her şeyin özü BİREY’di!!!

Birey-aile-mahalle-ilçe-il-ÜLKE’ydi!!!

Zehir yavaş yavaş salındı içimizde. Önce beyni değil biz önce kalbimizi yitirdik.

İlk salınım lüks zehiriydi. Daha çok çalıştık, daha az yaşadık hatta yaşadığımızı sandık...

Hatta çalışmaya gerek olmadan kısa yoldan yaşamanın yollarını aradık.

Şimdi içi lüks fakat kapısı çalınmayan; karşılaştığında selam vermeyen hatta adının bile bilinmediği komşularımızdan oluşan ruh tan mahrum rezidanslarımız var.

Lüks arabalarımız var. Direksiyonuna geçince bütün yolların bize tanınması gerektiği hissiyatıyla nezaket ve görgüyü kapının dışında bıraktığımız...

Karakterimiz önemli değil artık, neye sahip olduğumuz önemli...

Bu sebeple sahip olmak birinci öncelik, değerlerimiz ise olmasa da olurlarımız...

Evet yavaş yavaş zehirlendik biz!!! Hücrelerimiz ölürken fark etmedik! Hani lodos çıktığında sobaları söndürür evlerimizi havalandırırdık ya zehirlenmemek için onu da düşünemedik. Düşünseydik yapardık ama tatlı rehavet çöktü...

Belki ölmedik ama hatırı sayılır hasar aldık.

Belki ölmedik ama sakat bir nesil yarattık.

Belki ölmedik ama yaşamayı değerli kılan değerlerimizi yok ettik...

Şimdi ise hayretle izliyorum bütün bunlar yitip giderken sessiz kalanların, ceplerine dokunan son evrede feryat figanlarını...

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500