Advert
Bu çocuklar neden böyle?
Tuğba Aydın

Bu çocuklar neden böyle?

Her şeyini kendi yapan nesilden her şeyi satın alan nesle selamlar.

Bir çim adam gördüm sınıfta bugün. Bayağı da güzel bir şey. Sordum, sen mi yaptın, diye öğrencime; satın almış. Beş liraymış. Kırtasiyede varmış.

Ortaokulda ben de yapmıştım çim adam. Köyden bir arkadaşımla bir sıcak yaz günü öğle arası çarşıya yollandık. Okulumuz ilçenin girişinde. Çarşı çok uzak. Yahut biz çok küçüğüz diye bize öyle geliyor. Küçükken dünya insana çok büyük geliyor.

Öğle aramız bir buçuk saat. İhtiyaçları almak için yeterli. Ana yola uzak mahalle içlerinden gidiyoruz. Arabalar da bizim için çok büyük ve tehlikeli. Ben yine arkadaşıma göre daha cesaretliyim. Arkadaşım sınıfın en kısa, en zayıf kızcağızı. Kalbi delik üstelik. Kınalı saçları var upuzun. Onu hem arkadaş gibi hem de kardeş gibi sevip kolluyorum.

Mahalle içlerinden giderken sıcak küçük bedenlerimizi iyice halsiz düşürüyor. Ben cesaretliyim dediysem pek de güçlü sayılmam arkadaşıma göre. Çocukluğum bronşitlerle geçmiş. Ondan sonra ikinci en kısa ve en zayıf da benim.

Bir eve girip su isteyelim, dedim.  Cesaretim bundan yani. Bir de yolu takip edip gerektiğinde yön gösteriyorum. Neyi nereden alacağımızı da az çok tahmin ediyorum. Benim kınalı arkadaşımı ikna ettim, bahçeli bir evin bahçesinden girdik, kapısını çaldık. Genç, güler yüzlü bir kadın çıktı kapıya. Siyah gözleri vardı, ışıl ışıl, hiç unutmuyorum. Su istedik birer bardak. İçeriye gitti getirdi. Kenarları yapraklı o dönemin meşhur cam bardaklarında kloru üstünde şebeke suyunu bir güzel içtik. Oh! Ölmüşlerimizin ruhuna değsin. Birer tane daha alıp zorlansak da bitirdik. Teşekkür ettik ve yola devam ettik. Sanki o masallardaki az gidip uz giden, dere tepe düz giden, bir arpa yolu yol giden Keloğlan gibiydik. Nihayet çarşıya vardık. Asma çardaklarıyla örtülü çarşı içimizi serinletti, aklımızı başımıza getirdi. Sayısı ikiyi geçmeyen tuhafiyecilerden birini bulduk, girdik. Kadın çorabı ve oynar gözümüzü aldık. Oynar göz de hani o zamanların en eğlenceli ve ilginç nesnesi. Sonra bir marangoz bulduk. Çam kokusu sardı küçük bedenlerimizi. Adam elektrikli testereyle bir şeyler kesiyor, gürültünün arasında bağıra çağıra konuşup derdimizi anlattık.

-Şurada poşet var, talaşlar da aha orada. Doldurun.

-Kaç para?

-Para istemez…

Pek de iyilik beklenecek gibi durmuyordu bu suratsız marangoz ama sağ olsun yine de. Çim tohumlarını da Ziraat Odası’ndan aldık. O zamanlar gerçek çimenler fazlasıyla işimizi gördüğünden tohum satan yerlerde çim tohumu yoktu.

Malzemeleri yüklendik, okula geri geldik. Taşımalılara verilen öğle yemeğini kaçırıp o gün aç kalmış olsak da ödevimizi yapmanın huzuruyla içimizi doldurduk.

Sonra başka bir malzeme macerasında bizi su veren kadına bir biblo aldık. Şu televizyonların üzerine konan bacakları ipten, aşağı sarkık ördeklerden. Evi bulduk, birer bardak kola içtik bu sefer. Hediyemizi de verdik.

Velhasıl; çocuktuk, arabalardan büyük ve homurtulu makinalardan korkuyorduk fakat insanlara kapısını çalıp su isteyebilecek kadar güveniyorduk. Ödevler bizim için adeta ilâhi bir emir niteliğindeydi ve gerekirse uğrunda aç kalmayı da göze alıyorduk.

Şimdi, ödevler için bir “Yapmadım.” yetiyor. “Yapamadım!” bile değil. Çim adamlar da beş liraya kırtasiyelerde satılıyor. Uhuyla yapışmadığı için oynar gözleri düşmüyor. Fakat “ Ben bunu düşmemesi için başka bir şeyle yapıştırmalıyım, ama neyle?” sorusu akıllardan bir an olsun geçmiyor. Haliyle çözüm de üretilmiyor. Gidip kırtasiyeden bir yenisi alınıyor en kötü.

Bir de şimdi düşünelim bakalım; bu çocuklar neden böyle?

 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500