Advert
Çorap
Tuğba Aydın

Çorap

 

Bir yerde okumuştum “Bir hastane koridorunda sevdiğin birini beklerken anlamsızlaşıyor her şey.” diyordu. Ve yine çok sevdiğim bir kitapta şöyle yazıyordu; ama bazen öyle anlar olur ki, hiçbir şeyin değeri kalmaz. Bu duyguyu herkes bilir.

Eskiden okusam bu cümleleri çok bir şey ifade etmezdi belki ama annemin beş saatlik ameliyatı sırasında o kapının önünde beklerken üzerimdeki kaprinin yanlarında bulunan marka amblemlerini tırnaklayarak söktüğüm o gün, bana bu cümleleri anlama yetisini bahşetti. 

İnsan doğduğu günden beri sahip olduğu şeylerin ne denli önemli olduğunu anlamaz. Ellerimiz hep bizimledir mesela hiç onlara bakıp sevinmeyiz. Ta ki derisi çatlayıp kırışmaya başlayana dek. Aile de öyle bir şey. Onlar hep vardı. Hep bizimleydi. Ve varlıkları o kadar doğal ve sıradan şeylerdi ki dönüp yüzlerinin ne kadar yaşlandığını fark etmemiz orta yaşlarımıza denk geliyor ancak.

Ben bunu anladım diyemem ama anlamaya başladım sanırım. 

Geçenlerde annemlerin yanından dönüyordum. Ömrüm boyunca yaptığım ve şimdiye kadar hiç anlam yüklemediğim bazı şeyleri yaptım yine. Bunlar bana öyle anlamlı ve eşsiz geldi ki bu kez. Anneme çoraplarını giydirmek veya çıkarmak mesela... Bu sefer ayakkabısını bile giydirdim, hem nasıl hoşuma gitti. Babamın kaşlarını yüzünün iki yanına doğru düşürüp dişlerini göstererek gülüşü, sesini düzeltmek için çıkardığı o hırıltılı ses öyle güzel geldi ki. Onunla vedalaşırken sigara kokulu kısa parmaklı elini öpmek, yanaklarıma sakallarının batması... Annemin kıpkısa tırnaklı, tombiş ellerini tutmak, ondan uzun olan boyumun avantajıyla beyaz sabun kokulu başını koklamak... Bunları defalarca yapmış ama şimdiye kadar hiç yaşamamış gibiydim. Benim için ne ifade ettiğini, hayatımda ne gibi bir yeri olduğunu, bir makina gibi usûlen değil de son iklimine dek yaşamam gerektiğini fark ettim. Annem saçlarımı ördü sabah. Sökmedim. Onun canımı yakmamaya çalışarak saçlarımı ayırma çabasını yeni fark ettim. Sıkı sıkıya -hatta küçükken başımı ağrıtacak sıklıkta yapardı- kalın bir örgü yaptı. O yaşlarda pek de havalı bulmadığım bu örgü öyle güzel göründü ki gözüme. Elimden gelse ömrümce sökmem.

Niye bu kıymete erişmesi bu kadar zaman aldı ki? Neden insan yaşarken hep eski yaşadıklarını anlamlı bulur, yaşadığı anı hep kaçırır? Neden hep “Anne/baba olunca” anlarız? 

İyi ki solukları güzelleştiriyor yaşamımızı. O nefes ki bizi anlamlı kılanmış. Hayatımızı kolaylaştıranmış.
Ne büyük lüksmüş annenin, babanın çoraplarını giydirebilmek. Ne büyük nimetmiş onlar uyurken nefes alıp verişlerini izlemek. Onların şakrak, âşina ve temiz sesleriyle yeni güne uyanmak.

Olmayışları bile yaşatıyor aslında bizi. Yokluklarıyla bile var ediyorlar bedenimizi. Bizden ayrılan anne-babalarımız yaşıyor sonsuz sayıdaki hücrelerimizde. Varlıklarını varlığımıza katıp şimdilik ayrılsalar bile bizden, hâlâ bizi izliyor ve büyütüyorlar. Hâlimizle, tavrımızla, konuşmalarımızla, sesimizle onlara nasıl da benziyoruz git gide. Eminim ergenliğimizde kendimize yeminler etmişizdir asla onlar gibi olmayacağımıza dair. Şimdi nasıl mutlu ediyor içimizde onları yaşatmak kim bilir? 

Hayatta olan ve olmayan, evlatlarının kalbinde yaşayan tüm babaların ve kendi babamın gününü kutlarım.

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500