Advert
Ağustos böceği ile karıncanın asıl hikayesi
Tuğba Aydın

Ağustos böceği ile karıncanın asıl hikayesi

Ne olduğunu bilmeli insan. Ne olabileceğini bilmeli. Kendini dünyayı sırtlayan Atlas gibi görsen de sadece bir buğday tanesi taşıyorsun altı aylık ömrü olan bir karınca gibi. Hem de fabllarda yazın çalışıp kışın yediği söylenen ve ağustos böceğine zırnık koklatmadığı sanılan ancak o kışı bile yaşayamadan ömrü son bulan ufak bir karıncasın. Ne istemiş La Fontaine şu hayvanlardan acaba? Doğada hiçbir canlı birbirine ders vermek için yaşamaz oysa.

Sen ise o masallardan kendine ders çıkarıp çok çalışman gerektiğini düşünüyorsun. Yanlış. Senin ağustos böceği olman lazım. Bir kere Ağustos'tan güzel ay mı var? Sararmış otlardan bir denize dönmüşken ovalar güneş iliklerine kadar ısıtır seni. O sarı otların arasında ağustos böceği olmaktan güzel şey mi var? Senin yaşadığın şu kısacık hayatı dolu dizgin, anlamlı yaşaman lazım. Karnını doyurmak derdiyle geçen bir ömür anlamlı mıdır? Saz çalıp şarkılar söylemen lazım. Çünkü ömür bir şarkıdır. Bittiğinde kulağında kalan ezgiler sana yeter. İçinde bıraktığı sarhoşluğa benzer his “Yaşadım.” demek için yeter.

Her şeye yetebileceğini, yetişebileceğini sanıyorsun. Ama yetişmeye çalışırken ıskaladıklarını gör istiyorum. Sararmış yapraklarını okşadığın bir çiçeğin ertesi gün açtığını, bir çocuğun çehresinin değişip çocuklara has gülümsemesinin gün gün kaybolup büyüklere özgü anlamlı sırıtmalara döndüğünü, boyundan küçük bir fidanın senden evvel büyüyüp gövdesine yaslanabileceğin ulu bir ağaç olduğunu... Tüm bunları görmeden dünyaya bakan göz ne işe yarar? Her gün gri binaları görmek için mi var? Ağustos böceklerinin sanki yaz sıcağını daha da arttıran cırıltısını duymayan kulak ne duyar? Homurtulu fabrikaların sesini mi? Nasıl sağır olmaz insanın ruhu bu sesle?

Hayat akıp giden berrak bir nehirdir aslında. Tüm mesele akıntıyla beraber yüzebilmekte. Karşıcı balıklar değiliz hiçbirimiz. Suyun üzerinde taklalar atarak tersine yüzmek doğamızda yok. Bizler varoluşumuzun sebeplerini bilmeliyiz. Suyun tadına varmalı, dibini görmeli, sonunu bilerek -denize varmak için- yüzmeli. Damağımızda kalan tadı hissetmeliyiz.

Bir kışlık ömrümüz, bir masallık hükmümüz var şu sırtladığımız koca dünyada. İnsanı ayakta tutan yaşama tutkusu mu, ölüm korkusu mudur? Önce bunu cevaplamalıyız yüreğimizde. Çünkü dediği gibi yazarın “Zaman, yaşamın kendisidir. Ve yaşamın yeri yürektir.” Değiştiremeyeceğimiz bir sondan kaçmak için geçirdiğimiz hayat bizden davacı olsa hakkı var. İşte bizim sonsuz karıncalığımız bundandır. İşte efendiler, ağustos böceği olamayışımızın hikâyesi. Yanlış tarafı yücelttiler hep gözümüze. La Fointaine’e sevgi ve sitemle...

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500