Advert
‘A’ MUHABBETLER

‘A’ MUHABBETLER

Yasin Sağer…

Anadolu insanının saygılı davranışlarına sahip…

Gazeteyle değil de, daha çok şantiyeleri, otelleri ile ilgileniyor gibi görünüyor ama ben eminim ki dersine çalışıyor.

Sakin güç. Hiç kızmayacakmış gibi duruyor. Kendisine çok güvenen insanlar gibi, manevralara, rekabetlere kayıtsız gibi görünüyor.

Öyle ki, benim yanımda oturmasına sinirlenip, bizi yol kenarındaki hendeğe itmek için harekete geçen sevgili arkadaşımın bu teşebbüsüne bile aldırış etmedi; gülüp geçti.

 Erdal Şimşek…

Kasabanın şerifi…

Yakışıklı, mağrur, sabırlı…

Dudaklarında soğukkanlı insanların tebessümü var.

Ağabeylik hakkını kullanıp, kendisine “Şerif” dememi hoşgörüyle karşılıyor.

Kızsa da belli etmiyor.

15 Temmuz gecesi, “İdam” diye bağıranların öncüsüydü.

Yetiştiği atmosferin genlerine verdiği heyecanla öfkenin temsilcilerinin en ön safında yer almıştı.

Türkiye’de gece 16 Temmuz’a dönmüş, sabaha karşıydı; Kanada’da bana ulaştı.

Aramızda şöyle bir konuşma geçti:

-Ertuğrul Bey, Meclis millî iradeyi temsil etmiyor mu? İdamı getiremez mi?

-Tabii getirebilir. Başta Amerika olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde idam cezası vardır. Türkiye’de de olabilir. Ama bunun için 50 senelik Avrupa Birliği üyeliği macerasından vazgeçmeniz lâzım.

-İdam cezası yeniden kabul edilirse, bu darbecilere uygulanamaz mı?

-Tabii ki uygulayabilirsiniz ama demokratik ülkelerin evrensel hukuk sistemi dışına çıkarsınız.

-Peki, anladım, dedi.

Ben de çok üzüldüğünü görünce,

-Alçaklar silah çekmiş, kasabanın şerifi ve en hızlı sensin, çek silâhını alınlarından nalla gitsin, dedim.

Duydu mu bilmiyorum. Ama o gece sokağa çıkanların en önünde idi.

Sadece O mu, patronundan, odacısına, yazı işleri müdüründen Osman abilerine, bütün gazetem dimdik ayaktaydı.

Şerif, gazeteci değil, yönetici. Gazetenin asayişi, O’nun meselesi…

Siyasetçi değil, milliyetçi.

Belindeki silah süs değil.

Ben yazı ailesinin üvey çocuğu olduğum için davet edilmediğim bowling partisinde, sevgili Osman Gürçay’ın karavana atmasına sinirlenmiş, “Çekilin kenara” demiş ve aynı anda iki silâhını birden çekip ateş etmiş, beş saniye içinde on lobut, tabutluk.

Daha güzeli, “Biz Artvin yaylarında tekel bira şişelerini bu lobutlar gibi dizer, atış talimi yapardık” deyip, patrona “Kasaba emin ellerdedir” dercesine selam verip bara doğru yürümesi.

Duyduğuma göre, gazetede o günü gösteren fotoğrafın sol alt köşesindeki karizmatik şahsın üzerinde görünen o mor t-shirt var ya, o esasında mor değilmiş, şerifin şovundan sonra yüzünün renginin giysisine yansımasıymış.

O karizmatik kardeşim var ya, bu resimden beni sünnetleyip, geri kalanını profil yaptı. O gün karizmasının çizileceğinden korktuğu ilk gündü…

  

Ahmet Kundakçı

Ağzından lafı kerpetenle alabilirseniz, yazı işleri müdürümün muhabbetine doyum olmaz.

Sabah, yazı gönderir, yağ çekeriz, “ Günaydın Ahmet Bey” deriz. Cevap vermez.

İlk görüşmemizden sonra “Seyrelmiş saçları rüzgâr değmiş gibi dağılmış” diye yazınca bana inat gidip saçlarını kısacık kestirdi. Sonra da, “50 sene evvelki Türkiye’de değiliz; siyaset yazanlar değil, magazin yazanlar makbul” diyerek, bizi yeni bebeler gibi kundakladı.

Uyanığız ya, biz de bir yazı yazarak, kundak kelimesinin iki anlamı üzerine kelime oyunları yaparak kendisiyle dalgamızı geçtiğimizi sanmıştık.

İnanmazsınız ama 50 sene CHP aleyhine yazmış bana bile, geçen hafta, “Bursa’nın ‘Paşa’sı Zeki Müren” diye magazin yazısı yazdırdı.

Sonra da, sinsi sinsi gülerek, “ Bu devirde, sadece yeni bebeleri değil, sizin yaştakileri de kundaklıyoruz, SGK da bez paralarını ödüyor demez mi?

Dedi… Dedi… Ama yetmedi. “Benim marifetim sadece bebe veya dede kundaklamak değil” dercesine, Bursa’nın en karizmatik, en çalışkan gazetecisi Osman Bey’le aramızdaki dostluğu da kundakladı.

Birkaç gün Osman Bey’in yazılarını manşete çekip, O’nun egosunu cilaladı.

Aynı zamanda, benim kıskançlık damarımı da aradı ve buldu.

Osman’ım sağ olsun çabuk gaza gelir, tuzağa önce o düştü. Şişim şişim şişinip, bize laf sokmaya başladı. “Biz gazeteye iç sayfadan değil, manşetten gireriz” diye Whatsapp muhabbetine daldı. Biz, bir taraftan “Haklı, adam her telden çalıyor” derken, diğer taraftan da, Ahmet Bey’in planının kucağına düştük.

“Yahu Ertuğrul Bey, şöyle bir Bursa’nın eski günlerini, kabadayılarını, sanatçılarını yazsan da, ben de Osman’a manşet neymiş bir göstersem” diyerek, bize, pazar günleri tam sayfa magazin yazdırmaz, bunu da sür manşetten duyurmaz mı!..

Yetmez, “Osman’a söyle, manşetle sürmanşet farkını biliyor mu?”  diye bizi, sevgili kardeşimle kanlı bıçaklı yapmaz mı?

Biz adamı magazinci diye küçümsemişiz.

Osman Gürçay

Magazinci yazı işleri müdürümüz eski yazılarıyla sadece dansözlere dans ettirmemiş, bizi, iki dostu da dansöze çevirmişti.

Osman, telefonlarıma çıkmaz, Facebook paylaşımlarıma aldırış etmez, bunlara beğeni vermez olmuştu.

O beni Bursa’yla barıştıran, bana yazı yazma imkânını kazandıran, “Senin menajerin benim, seni Bursa’ya yeniden tanıtacağım” diyen adam gitmiş, küsmüştü.

Kırk yılda bir sesini duyduğumda da, “Yahu abi, sizin gününüz geçti.  Her gün yazacağım diye yorma kendini. Zaten sizi pek okuyan da yok” diyordu.

Tam beni buna ikna ediyordu ki, sürmanşetten verilen bir yazım dolayısıyla boş bulunup, “Her Musa, kendi Firavununu kendi yaratır.  Burada Musa ben oluyorum. Firavun da, Ankara’da oturmuş ölümü beklerken kendisini Bursa’yla barıştırdığım zat” diye Facebook’ta yazmaz mı? Beni televizyon söyleşi programlarına davet etmek isteyenlere “Kendi programımıza çıkaracağız” demeye de başlamış.

Bursa’ya gelince, arada bir “Güzel bir akşam yemeği yiyelim” dediğim zaman, yallah Mudanya eski demiryolu istasyon binasındaki Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin sosyal tesisine…

Üstelik de, “Abi buradaki balığı başka bir yerde bulamazsın” diyerek.

Ya hesap gelince, o zaman benim kendi tabiriyle garip Musa olduğumu, kendisinin de zengin Firavun olduğunu unutup, hafif tertip tuvalete tüyer…

Ben Bursa’dan ayrılıp Ankara’ya dönünce de, beni illet edercesine, Bursa’nın en lüks mekânlarından Face paylaşımları yapar.

Sevgili Osman kardeşimi anlatmaya benim gücüm de yetmez, kalemlerin mürekkebi de.

Osman Osman olmazdı, arkasında Hatice Hanım olmasa.

Diğer yazarlar

İnternet devri başladığında, herkes yazılarını evden göndermeye başladığı için, diğerlerini tanıyamadım.

Gazetenin kuruluş yıldönümü törenine, Osman’ın “Ağabey karda kışta yollara düşme” demesine rağmen yetişip o fotoğraf karesine girdiğimde gördüm ki, çoğu birbirini tanımıyor. Sadece karizmatik yazar tanıyor hepsini…

Bu da benim değil, bundan endişe duyması gereken kişinin meselesi…

Ertuğrul Mat

Bazen 83 yaşında olup “Yasin” bazen 38 yaşında olup şiir okuyan; cami avlularındaki çınarın dibinde ölümü beklemek yerine, agazete sütunlarında öfkesini damıtıp, ülkesine borcunu ödemeye çalışan bir garip Ademoğlu.

Yüzünde her daim gülümseme ama gözlerinin dibine bakabilirsen, kalbinin derinliklerine inebilirsen hüzün dolu bir palyaço…

Affola…

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500