Advert

MÜZİKTE VE TRİBÜNDE TOLGA KİRAZOĞLU

Çocukluğuma dair hatırladığım en güçlü anılarımdandır, dedemle izlediğimiz maçlar... Koyu Galatasaraylı bir dedenin torunu olarak, Galatasaray maçları evimizde tören havasında izlenirdi. Okuma yazmayı öğrendiğim ilk zamanlarda Galatasaray’a şiirler yazmıştım. Yaklaşık yirmi yıl sonra bugün ise takımı Fenerbahçe’ye bir marş armağan eden; söz müzik yazarı, aranjör Tolga Kirazoğlu’nun hikayesini yazıyorum.

MÜZİKTE VE TRİBÜNDE TOLGA KİRAZOĞLU

Büşra EKİM

B.E: Tolgacığım, öncelikle Tolga kimdir diyorum?

T.K: 1991, Bursa doğumluyum. Arnavut kökenliyiz. Annem, babam ve ablamla çekirdek bir aileyiz. Annem ev hanımı, ablam öğretmen. Bildiğin gibi işim müzik üretmek. Şu sıralar ise geçtiğimiz günlerde yayınlanan Fenerbahçe Aile Marşı gündemimde...

B.E: Müzikle nasıl tanıştın peki?

T.K: İlkokulda koroda flüt çalarak başladım. 14 yaşında ilk gitarımı elime aldım. O gün bugündür de elimden düşmüyor. Sonraları yavaş yavaş besteler yapmaya başladım. Ve bunları kayda dökerek, projelere dönüştürmek istedim. Özünde kendi göbeğini kendi kesen bir karaktere sahip olduğumdan; İstanbul’da Galatasaray ITM Müzik Akademisi’ne kayıt oldum ve burada Ses Mühendisliği ve Müzik Prodüksiyon eğitimi aldım. Ayrıca radyo televizyon ile halkla ilişkiler ve reklamcılık eğitimleri aldım. Geçen aylarda da yurt dışı bağlantılı, uluslararası düzeyde geçerli olan Müzik Prodüksiyon diplomasına layık görüldüm.

B.E: Peki, bu diploma sürecinden ve içeriğinden bahsedersek, sana neler kattı?

T.K: Uluslararası Müzik Prodüksiyon diplomamı İngiltere merkezli BTEC eğitim programından aldım. Oldukça zorlu ve alışkın olmadığım bir süreçti. Çünkü ülkemizdeki eğitim sisteminden oldukça farklı bir işleyişe sahipti. Ülkemizde ezbere dayalı bir eğitim sistemi söz konusuyken, yurtdışı mantığı bu şekilde değil. Daha çok proje odaklı ve özgün bakış açısı temelli bir sistem. Buna bağlı olarak da daha global ve özgün üretim konusunda bana büyük katkıları oldu.

B.E: Müzik hayatında ilerlemen nasıl oldu peki?

T.K: Okulla eş zamanlı olarak Türkiye’nin en büyük stüdyolarından olan Marşandiz Stüdyolarında asistanlık yaptım. Burada Linet, Nilüfer, Taşkın Sabah gibi sektörün üst düzey isimleriyle çalışma imkânım oldu. Edindiğim tecrübelerden sonra şirket bünyesinde dizi–reklam müzikleri yapmaya başladım. İşin mutfağında olmak benim için daima keyifliydi. Hep de böyle olacak.

YEDİ METREKARELİK KOCAMAN DÜNYAM

B.E: İşin mutfağında olmaktan bahsedersek?

T.K: Bir oda içerisinde kendinle baş başa kalarak milyonlarca insanın izlediği, dinlediği projeler gerçekleştiriyorsun. Ve şirket bünyesinde çalıştığın için çoğu zaman kimsenin senden haberi bile olmuyor. İnsan bu konumdayken maddi tatminden ziyade manevi tatminden yoksun kalıyor. Tam da bu noktada kendimi; “Neden kendi projelerimle, kendi adıma yürümüyorum?” diyerek sorgulamaya başladım. Sektördeki arkadaşlarım ve hocalarımın da tetiklemesiyle müzik üreticisi kimliğimi kaybetmeden kendi yazdığım şarkılarımı, kendi aranjelerimle kendim okuma kararı aldım. Ardından ise birkaç yıl iş hayatından uzaklaşıp kendimi ev stüdyoma hapsettim.

B.E: Bu çok dikkatimi çekiyor işte... Ev stüdyonu anlatır mısın bana?

T.K: Belki yedi bin metrekarelik bir fabrikam yok ama yedi metrekarelik tatlı bir ev stüdyom var. Saatlerim, günlerim, haftalarım burada geçiyor. Kısaca stüdyom; “benim küçük ama kocaman dünyam…” Fenerbahçe Aile Marşımın da projeye dönüştürülmesinin temelleri burada ve bu dönemde atıldı.

B.E: Evde bir stüdyon olması komşularınız açısından bir sorun yaratmadı mı peki?

T.K: Bu konuda çok şanslıyım bak. Karşı komşularımız Oya Teyze ve Müzeyyen Teyze, üst komşumuz Ergun Amca’ya, rahatsız olup olmadıklarını sorduğumda; “Evlat sen çalışmana bak, biz duymuyoruz bile. Duysak da dinlemek keyif veriyor.” diyorlar. Çok naif, düşünceli ve kibar insanlar sağ olsunlar.

B.E: Biraz futbola gelelim mi? Neden Fenerbahçe mesela?

T.K: Biz ailecek Fenerbahçeliyiz. Babam iyi bir Fenerbahçelidir. Yani Fenerbahçe bana babamdan miras. Eee mirasa da sahip çıkmak gerekir değil mi?

B.E: Tam da burada, "iyi Fenerbahçeli olmak" nedir desem?

T.K: İyi bir Fenerbahçeli olmak daha doğrusu iyi bir taraftar olmak; vurmak, kırmak, sövmek, sataşmak değildir. Renklerin adına; camiana bir şeyler katmaktır.

B.E: İyi bir taraftarsın, onun ötesinde futbol oynadın mı mesela?

T.K: Evet ben de futbol oynadım. Ama sekiz yaşına kadar, babam televizyonda maç açtığında ben kapatırdım mesela. İlkokulda ise herkes futbol oynuyordu ben de ilgi duydum. Bir gün okuldan geldim; “Baba ben futbol oynamak istiyorum.” dedim. Babam da çalıştığı kulübe yazdırdı beni. 8-10 yaş müsabakalarında Bursa üçüncüsü olmuştuk. 12-14 yaş grubundayken de Türkiye şampiyonasında Galatasaray ile finale kaldık. Yıllarca teknik direktörlük yapmış biri olarak babam bana; “Eğer ben bu işten anlıyorsam, senin futboldan ekmek yemen lazım.” demişti. Ama nasip olmadı. O zamanlar Denizlispor, Adana Demirspor gibi takımlar ile profesyonel imza atmam söz konusuydu. Tam da o sıralar geçirdiğim sakatlık sonucu bir ameliyat oldum ve futbola devam edemedim. Çok meziyetlerim yoktu belki ama çok disiplinliydim, çok çalışırdım. Uzun süre de takım kaptanlığı yaptım.

60 YAŞINDA JÜBİLE

B.E: Babam uzun yıllar teknik direktörlük yaptı dedin. Biraz da babandan bahsedelim.

T.K: Evet. Babam Mehmet Kirazoğlu, kamu çalışanıydı aynı zamanda da uzun yıllar teknik direktörlük yaptı. Öncesinde ise uzun bir futbolculuk geçmişi var. Eski Muradiyesporlu. Babam bu seneye kadar da halı saha turnuvalarında aktif olarak futbol oynadı. Yani 60 yaşında jübile.

BABAMIN YETİŞTİRDİĞİ FUTBOLCULARDAN BİRİ GÖKHAN GÖNÜL

Birçok futbolcusu var babamın, ülkemizin futboluna kazandırdığı. Gökhan Gönül de bunlardan biri.

Gökhan Gönül, 9 yaşından 18 yaşına kadar babamın futbolcusuydu. Babam seneler öncesi ona; "Senin üç büyüklerde futbol oynaman gerek ve benim gönlüm de Fenerbahçe'de futbol oynamandan yana..." demiştir. O da hâlâ unutmaz bunu ve hayatının dönüm noktası olarak babamı gösterir sağ olsun. Gökhan Abi'yle beraber büyüdük, abi kardeş gibiydik. Türk futboluna büyük katkıları oldu.

FENERBAHÇE AİLE MARŞI

B.E: Tolgacığım, “aile filmi tadında" bir marş yaptın. Sözleriyle, bestesiyle, klibiyle bir Yeşilçam filmi kıvamında. Nasıl çıktı bu fikir? Marşın hikâyesini anlatır mısın?

T.K: Marşın sözlerini yıllar önce yazdım. İstanbul'da Beşiktaş'ta oturuyordum o zaman. Ve Beşiktaş’ın şampiyonluk gecesinde başladım yazmaya. Müziği gerçek anlamda üretmeye başladığım zamanlardı. Beşiktaş'ın şampiyonluğunu kutladığı gece, ben sakince evimde sözleri yazdım. Tepkimi, hüznümü o şekilde ifade ettim. Camiaya bir katkım, çorbada bir tuzum olsun istedim. Tabii proje kapsamlıydı, detayı çok fazlaydı, zaman gerekiyordu. Üstelik kulüpten de bir beklenti ya da talepte bulunmadan, tamamen kendi imkânlarımla yürüttüm tüm aşamalarını. O yüzden zaman aldı. Hani dedin ya aile filmi tadında diye, amacım da tam olarak oydu zaten. Ben bu projede takımıma olan bağlılığımı, saygı çerçevesinde, yapabildiğim bir şeyle yani müzikle ifade ettim. Marşın yayınlanmasından sonra diğer takım taraftarlarından da bu yönde güzel geri dönüşler aldım. Yani bir Galatasaraylı da, Trabzonsporlu da, Beşiktaşlı da, Bursasporlu da takdir ve tebriklerini belirtti. Bu da şunu gösteriyor ki; doğru adımlar atıldığında ve ortak saygıda buluşulduğunda, rekabet olması gereken halini alıyor.

B.E: Uzun bir süreç söz konusu yani. Çekim aşamaları nasıldı mesela? Bir de sen her fırsatta emeği geçenlerden bahsedersin. Kısaca bunlara değinelim mi?

T.K: Oldukça zorlu zamanlardı ancak doğru planlama ile sorunsuz güzel bir süreç geçirdik. Projede çalıştığım herkes işinde başarılı olmanın yanı sıra karakterleri ve enerjileriyle de değer kattılar. Öncelikle davul kaydıyla başladık. Ardından sırasıyla bas gitar, elektro gitar, trombon, trompet ve geri vokal kayıtlarımız ile devam ettik. En başından dikkat ve disiplin temel ilkemdi çünkü bir hata bütün gidişatı aksatır. Son olarak miks, mastering aşaması da bitince marş, müzikal olarak hazır hale gelmiş oldu. Sonraki süreç artık klip çekimleriydi. Üç ayrı çekim günü planladık. İki gün Kadıköy’de maç çekimleri yapıldı. Akabinde Yalova Fıstıklı Köyü’nde devam ettik. Montajının da yapılmasıyla klip hazır hale geldi. Projenin prodüktörlüğünü de kendim üstlendiğim için oldukça yorucu bir dönem olsa da tüm yorgunluk ve çabalarıma değdi. Emeği geçenler dedin ya, klibin künyesinde hepsinin ismini ve görevini titizlikle yazdım. Çünkü işin mutfağından geldiğim için, bu işlerde emeğin ne anlama geldiğini ben çok iyi biliyorum.

B.E: Peki, marşının adına neden Aile Marşı dedin?

T.K: Aile kavramını önemsiyorum ben. Bu camia da büyük bir aile. Sadri Alışık da bu aileden... Lefter abimiz de… Kemal Sunal da… İnsanlar samimiyeti özledi Büşracığım. Tıpkı eski dizilerdeki gibi. Neşeli Günler gibi… Hababam Sınıfı gibi… Ekmek Teknesi gibi… Yani bizim tartışmalarımızın “turşu, sirkeden mi yapılır yoksa limondan mı?” misali yumuşaması lazım.

B.E: Hababam Sınıfı demişken, filmin karakterlerinden Postal Rıza yani Ercan Gezmiş ile hoş bir rastlantınız oldu değil mi?

T.K: Gerçekten çok özel anlardan biriydi benim için. Düşünsene Kadıköy’de çekim yapıyoruz ve “Hababam Sınıfı'nı Bin Kez İzleriz” pankartı açıyoruz. O sırada yanımıza biri yaklaşıp; projenin içeriğini soruyor bize. Ve o kişi Hababam Sınıfı oyuncularından Postal Rıza çıkıyor. İstesen, planlasan denk gelmez. Proje onu çok mutlu etti ve Hababam Sınıfı Müzesi’nde yaptığımız çekimlerde bize destek oldu. Kendisine buradan tekrar teşekkür ediyorum. İyi ki varsın Postal Rıza! İyi ki varsın Hababam Sınıfı!

B.E: Futbol denilince akla şiddet ve kabalık da geliyor. Buna geçtiğimiz günlerde üzülerek şahit olduk. Bu çok acı bir gerçeğimiz.

T.K: Maalesef öyle. Saygı hayatın temeli. İnsanlar sevgilisiyle, ailesiyle de maçlara gidebilmeli mesela. Futbolun ortamı bu olmalı. Bunu sağlamalıyız ve bu çok temel bir anlayış. Kızmak, küfür etmek yerine elimizi taşın altına koyup, güç vermeliyiz. Böyle ne oluyor, takımlar ceza alıyor. Ee ne anladık bu işten? Bu bir sevgi gösterisi olamaz. Mesela ben ne yaptım takımıma olan bağlılığımı müzikle ifade ettim. Gönül ister ki farklı ilgi alanları olan taraftarlar camialarına ellerinden geldiğince katkıda bulunsunlar.

B.E: Peki büyüdüğün şehrin takımı olan Bursaspor’a yaklaşımın nedir Tolga?

T.K: Bursaspor, dediğin gibi büyüdüğüm şehrin takımı. Manevi anlamda bir yakınlığım var. Müzikal anlamda bir proje söz konusu olduğunda elimden geleni seve seve yapmak isterim.

ÇAY DEMLEMEK İÇİN BİLE HUZUR GEREK

B.E: Söz yazmak, beste yapmak kolay değil. Sen nasıl yazarsın mesela? Belli ritüellerin var mıdır?

T.K: Şarkı yazmak için, her duyguyu yaşamak gerekmiyor demeliyim öncelikle. Müziğin de bir matematiği var zaten. Maalesef toplum olarak bu konuda yanlış bilgi ve algıya sahibiz. Sonuç olarak müzik bir meslek. Genel olarak sipariş üzerine şarkı yazılıyor. Tıpkı bir marangoza istediğin ölçülerde masa, dolap yaptırmak gibi. Ben hüzünlüysem yazamam mesela. Huzurlu olmazsam hiçbir şey yapamıyorum. Çay demlemek için bile huzura ihtiyacım var. Ama üretmek için yalnız olmam gerekiyor.

NE VARSA ESKİLERDE VAR

B.E: Müzik sektörünü nasıl görüyorsun şu an?

T.K: Kötü! 90'lı yıllardaki o potansiyel, kazançlar yok şimdilerde. Ciddi anlamda cd ve kaset satışı söz konusuydu eskiden. Kazançlar azalınca haliyle projelere ayrılan bütçeler de azaldı. Bu da kaliteli müzik üretimine bir engel. Sanatçılar artık yaptıkları single ve albümler ile sahne fiyatlarını yükseltme gayesindeler. Yani artık kazanç; sahne demek. Dijital pazardan alınan pay da komik rakamlardan öteye gitmiyor. Bunların hepsi bir bütün, çabuk tüketmenin bir sonucu nihayetinde. İşte bu gerçek doğrultusunda, tüketim toplumu olduğumuz gerçeğini kabul ederek ne varsa evet eskilerde var diyorum!

B.E: Sen genel olarak eskiyi, nostaljiyi seviyorsun... Eski şarkıları söylüyorsun mesela, çok da keyifli oluyor o şarkıları senin sesinden dinlemek.

T.K: Evet. Retroyu seviyorum ben. Eski arabaları seviyorum mesela. Eski yaşamı, eski insanları seviyorum ben özünde... Eskiden analog kayıt vardı. Analog kayıt dijital kayda göre daha yumuşak bir duyum sağlamaktaydı. Bu da dinlenen müziğin ruhunun, dinleyene geçişini olumlu yönde etkiler. Sektördeki proje, bütçe problemlerinden dolayı sanal enstrüman kullanımı artmakta. Bu da canlı enstrüman çalışındaki etkiyi ve ruhu vermiyor. Tüm bunların bilgi ve bilinciyle Fenerbahçe Aile Marşımda tüm enstrümanlar canlı çalındı. Çünkü önemli olan ruh ve doğallıktı. İnsan ruhuyla, insan odaklı bir proje gerçekleştirmek istedim.

B.E: Elinde hangi imkanların olsa, müzik ve spor adına neler yapmak isterdin?

T.K: Telif sistemini düzeltmek isterdim. Korsan müzik büyük bir yara mesela. Bunun önüne geçmemiz gerekiyor. Futbol yönetimlerinin de sanata değer vermesini isterim. Spor-sanat kaynaşması olsa bambaşka bir tablo çiziyor olurduk. Neden spor kulüplerinin futbolculardan oluşan bir korosu olmasın ki? En büyük, en güzel teşviklerden biri bu olabilirdi. 

B.E: Kendini gelecekte müzikte görmek istediğin nokta nedir peki?

T.K: Benim hiç öyle çok ünlü olmak gibi bir amacım olmadı. Ben müzik üretmek istiyorum. Tolga müzik üreten adamdır yani! Bu yönümü kaybetmek istemiyorum hiçbir şekilde. Aç da kalsam benim işim müzik olacak. İlhan Şeşen'in bana bir tavsiyesi vardır mesela; "Çok çalış, sabret. Er ya da geç istediğin yere geleceksin..." Hiç unutmam bunu. O yüzden müziğe gönül verenlere tavsiyem, sabırlı olmaları.

B.E: Toplumumuzun müziğe bakış açısı; “genelde hobi olarak yapılan bir uğraş” olduğu yönünde...

T.K: Kesinlikle öyle. Maalesef ki toplumumuzun genel algı ve yaklaşımı bu şekilde. Bunun sebeplerinden biri de gerçekten emek vermeden, kendini müzik emekçisi olarak tanıtanlar diyebiliriz. Müziğin birçok kademe ve aşaması söz konusu. Ve bunların her biri ciddi, düzenli çalışma disiplini gerektiriyor. Yani müzik bir meslek. Mesleki ve hobisel yaklaşımı ayırt etmek gerekir. Hobi olarak yapıldığında haftada birkaç saat yeterli olurken; mesleki anlamda yapıldığında günlük mesai süresi müziğe ayrılmalı.

B.E: Futbol ve müzik dışında Tolga ne yapar, nelerden hoşlanır?

T.K: Oldukça sakin bir hayat sürdüğümü söyleyebilirim. Çevrem geniştir ama suni kalabalıktan pek hoşlanmam. Ailemle zaman geçirmek, balık tutmak vazgeçilmezlerimden. Esnaf ziyaretleri yaparım ben mesela. Mahalle kültürünü önemserim. Bu konuda oturduğum semt benim için bir şans diyebilirim. Kükürtlü, halen dokusunu koruyan, sakin bir semt. Mahalle kültürünün bana kazandırmış olduğu bir değeri anmak isterim mesela. İsmail Amca eski mahallemizde terzilik yapardı. Klasik otomobil sevgisini bana aşılayan da kendisi oldu. Tecrübelerini bana aktararak, ilk klasiğimi almamda yol gösterici oldu.

“Hayattan ders çıkarmayı seven, artılarını eksilerini çok iyi bilen ve olması gerektiği dozda gerçekçiyim. Yapabileceğime inandığım konularda ve bir de haksızlık karşısında inatçıyımdır. Daima iç huzuruyla yaşamaya önem veriyorum. Kendimi bu yönde besliyorum. İnsanın hayalleri de olacaktır mutlaka ama planlı yaşamak başarı getirir. Ben evde her konuda toplantı yapan biriyim mesela. Muhabbet kuşumuz Limon’un ismini bile anketle belirledik. Disiplin hayatımızın her alanında yani…” Kendini bu şekilde tanımlıyor Tolga. Ayakları yere bu denli sağlam basıyor. Kolay beğenmeyen bir yanı var. Böyle olunca da en güçlü eleştirmeni kendisi oluyor. Her fırsatta ise şunu söylüyor; “Ailem her koşulda en büyük destekçim. Onlara çok şey borçluyum…” 

Çevremde, farklı alanlarda bilgi ve deneyimleriyle beni besleyen insanların olması en büyük şansım. Tolga da bunlardan biri. Ve sevindirici olan şu ki; söz–müzik yazarı, aranjör ve yorumcu kimliğiyle artık aktif olarak biz dinleyicileriyle olacak.

Bu röportaj Fenerbahçe–Galatasaray maçı sonrasında yapıldı. Bir Fenerbahçeli olan Tolga ile Galatasaraylı olan ben… Diyoruz ki; böylesi de mümkün. Kavgasız, gürültüsüz… Dostça… Haydi açın Fenerbahçe Aile Marşı'nı… Şöyle hafif yüksek sesle! Biz bu samimiyeti özlemiştik!

İyi ki varsın Tolga!

Sanatla kal dünya!

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500