Advert

Müziğin dallarına tutundum

Gökçe Gürçay sıradışı bir müzisyen. Kendini çalıyor, davul çalıyor, işaret diliyle orkestra yönetiyor, okul tasarlıyor, tiyatro, sinema ve dans ekiplerine dahil olmaktan da geri durmuyor. Bu çok yönlü sanatçı ile sohbet tadında bir söyleşi için ‘ana ocağı’ Bursa’da buluştuk.

Müziğin dallarına tutundum

Fatma ASLAN KUNDAKCI

Yaptıklarına bakınca bu kadar çeşitli şeyi bir arada yürütmen çok şaşırtıcı. Önce Bursa hikâyenle başlayalım. Bursa sana neler kattı? 

Bursa doğduğum büyüdüğüm yer. Müziğe de burada başladım, hayata da burada atıldım diyebilirim. İlk kez ‘müziği anlamak için çalman gerekir’ sözünü burada işittim Cüneyt arkadaşımdan. Sonra ilk grubum ‘Traum’u onunla Bursa’da kurduk. Aynı gruptaki Uğur Güldiren şimdi bir orkestra şefi. Sonra, yine Bursa’da kurulan ‘Meskalin’e katıldım ve İstanbul’da çalma deneyimini ilk kez onlarla edindim. MFÖ ile o genç yaşta aynı kulisi paylaşınca müzikle dış dünyaya açılmanın büyüsüne kapıldım diyebilirim. Bence Bursa, İstanbul’u ve Türkiye’yi gözlemlemek ve anlamak için iyi bir başlangıç noktası ve tabii benim için ana ocağı…


‘Müziği anlamak’ demişken kendi dilinde müzik yapan GEVENDE ile devam edelim istersen…

Üniversite için Eskişehir’deyken Gevende kuruldu ve asıl maceram başladı. Gevende tam anlamıyla özgürlük düşüncesi benim için. Sözlerinin kendi dilinde oluşundan, sahne üstü doğaçlamaları, yurtdışında hem doğuda hem batıda çalmaya kadar. Müzik sayesinde dünya vatandaşı gibi hissediyoruz. Gelecek sene 20. yılını kutlayacak Gevende. Bu sınırsızlık hissi ile başarı kazanmak bir müzisyen için büyük bir lüks, bunun farkındayım. Sektörün sistemin şimdiye kadar dayattığı biçimlerle sınırlı olmadığını görmek, daha başka formlara da açılabileceğini keşfetmek muazzam bir öğreti.

Ne gibi formlar bunlar? Biraz bahseder misin?

Müziğin başka dalları olduğunu keşfetmek ve bunlara açık olmak aslında. Müziği bir meslek olarak düşününce, ilk akla gelenler eğlence sektörü ya da senfonide icraatçı olarak çalmak oluyor. Oysa müziğin başka türlüsü de mümkün. 2008 yılında iki şeyle nerdeyse aynı anda tanıştım. Soundpainting - işaret dili ile orkestrayı doğaçlama olarak yönetmek- ve Beden Perküsyonu. İkisi de hayatıma girdiğinden beri herşeyim, bütün algım değişti. GEVENDE Paris’e davet edildi ve bir soundpainting orkestrası ile beraber bir dizi konser yaptık, soundpainting dilini öğrendik. Bize sınırsız gelen dünya ikiyle üçle çarpıldı.


Aynı sene müzikle ilgili farklı bir hoca arayışım oldu ve tam grubu karşıma çıktı: KeKeÇa beden perküsyonu topluluğu. Tugay Başar öncülüğünde bedenin bir enstrüman olduğu kabulü ile tanıştım. Yine KeKeÇa’dan Timuçin Gürer’in tetiklemesiyle San Francisco’da Beden Müziği Festivaline katıldım ve artık genişleyen dünyam başka türlü dönüyordu. KeKeÇa hem bir okul hem bir anlayış olarak bedenime yerleşti. Bu farklı müzik anlayışlarının, farklı yapılış formlarının dallarına tutundum.

Beden perküsyonu yeni bir müzik türü mü?

Aslında muhtemelen en eski müzik yapma şekli. Farklı kullanımlarla vücut sesleri neredeyse her kültürde yer bulmuş. Beden perküsyonu sadece tanım olarak yeni. KeKeÇa’ya dahil olduktan sonra bir bedenin öğrenmesi gereken şeylerin çokluğuna şaşırmıştım.
Hatta EEYOlu işitme engelli öğrencilerle geçirdiğimiz, beden perküsyonlu 6 yıl bana bedenle iletişimin ne olduğunu öğretti. Stajımı o gençlerle yaptım diyebilirim.

Cem Yılmaz’ın söylediği Hayde sahnesi nasıl sana geldi, sen nasıl dahil oldun?

O sıralar Semaver Kumpanya’nın Zilzurna ritim grubunu çalıştırıyordum ve yeni öğrendiğim beden perküsyonunu onlara aktarmaya çalışıyordum. Tek bir gösteri yaptık, ona da Yavuz Turgul geldi. Bir kaç yıl sonra telefonum çaldı ve Hayde sahnesinden bahsetti. Sahnenin ses ve hareket koreografisini bana teslim etti. Beden perküsyonu bana öyle yerlerde hiç tahmin etmediğim şeyler yaptırdı ki. Beden Müziği Festivali’nde CRR’de konser sunucusu oldum, Study in Eskişehir filminin yönetmenliğini yaptım, Oxford Üniversitesi’nde sahne aldım. Hep davul arkasındaydım, azıcık utangaçtım ama şimdi “Kendimi Çalıyorum” adında tek kişilik bir gösterim var.


‘Kendimi Çalıyorum’ nasıl bir gösteri?

Tek kişilik komedi-müzikal bir tiyatro oyunu.
Şimdiye kadar çok sayıda temsil yaptım, bir çeşit müzik performansı gibi görüyordum. Ama Tiyatro Medresesi’nde oynadıktan ve duayenlerden yorumları dinledikten sonra bunu tiyatro oyunu kapsamında değerlendirmem gerektiğine ikna oldum.


Seni Bursalı yönetmen Ezel Akay’ın son tiyatro oyununda da görüyoruz. Onunla kesişmen nasıl oldu?

Mozaik sayesinde.. Mozaik grubu 35 yıl sonra tekrar birleşerek konserler vermeye karar verdi. Davulcuları olma şerefine nail oldum. Orijinal kadroda olmayan bir tek ben varım. Ezel Akay da grubun vokalistlerinden biri. Espri anlayışımız, frekansımız çok tuttu. Songül Öden’le yeni bir oyun yaptığını ve oyunda ortalığı döküp saçacak, yer yer perküsyon çalacak bir canavar istediğini, beni düşündüğünü söyledi. Biraz çekinerek yaklaştım, ama şimdi hem tiyatrocu hem müzisyen olan kardeşim Onur Gürçay’la dönüşümlü oynuyoruz. Oyunun adı ‘LÂL HAYAL’.


Bahsettiğin efsane Mozaik’i Bursa’da yakın zamanda dinleme şansı bulduk..

Doğrudur, Mozaik tarihindeki ilk Bursa konserini 2019’da yapmış oldu. Tüm girişimleri için babam Osman Gürçay’a teşekkür etmek gerek. Hem grup hem de salonu dolduran seyirciler açısından şaşırtıcı derecede tatmin edici bir konser oldu. Mozaik temmuzda İstanbul Caz Festivali’nde çalıyor; ama süresi, repertuarı, tüm elemanların sahnede oluşuyla Bursa konseri Mozaik tarihine işlenmiş durumda.


Bu kadar çeşitli şeyleri arka arkaya dizince akla şu soru geliyor: tek bir şeye odaklanmak yerine birçok şeye dağılmış olmuyor musun?

Ne yalan söyleyeyim çok iyi soru. Zaman zaman aklımdan geçen bir durum bu. Çeşitlilik olarak daha saymadıklarım da var. Ama özünde bir performans sanatçısıyım ve bu performans sanatları ile ilgili eğitimler veriyorum.

Eğitimler de bu kadar türlü çeşitli mi?
Evet, en çok da KeKeÇa ile beden perküsyonu eğitimlerimiz kendi içinde çok çeşitli. Her kurum, -bu okul da olabilir, bir şirket de- ihtiyaçlarına göre farklı taleplerle geliyor. Örneğin Antalya Piyano Festivali soundpainting’le iç içe bir beden perküsyonu programını bir çocuk korosuna uygulamamızı istedi. Çok heyecan vericiydi. Çocuklarla 2 gün çalışarak 1 saatlik çok eğlenceli bir konser verdik.


Soundpainting işaret dilinden bahsettin. İşitme engellilerin kullandığı gibi bir dil mi?

Nerdeyse.. Soundpainting performans sanatlarında kullanılmak üzere özel dizayn edilmiş bir işaret dili. En çok da müzikte kullanılıyor. Bir orkestra şefi düşünün; elinde beyaz batonu ile değil, “işaret dili” ile orkestra üyelerine komutlar veriyor. Orkestra üyelerinden o anda yaratıcılıklarını kullanarak melodiler-sesler istiyor, geri kalanların kulaktan ona eşlik etmelerini istiyor. Tüm müzisyenlerin en az bir kere deneyimlemeleri gereken bir tecrübe bence. Hem öğretici hem eğlenceli bir yaratıcı müzik süreci. Bu süreci paylaştığım arkadaşlarımla İstanbul Soundpainting Orkestra’yı kurduk, 7 yıldır kopamıyoruz birbirimizden ve yeni üyelere de zaman zaman kapımızı açıyoruz.

Sen hangi okuldan mezunsun?

Anadolu Üniversitesi Turizm mezunuyum. Türlü nedenlerle kendimi orada buldum ama müzik yaparken okumak için rahat bir bölüm olduğunu itiraf edeyim. Hatta staj yapma bahanesiyle İstanbul’a gidip müzik yapmışlığım da var. Aslında keyifli bir bölüm. Bir de iyi bir okulda turizm okursanız iki tane önemli şeyi öğreniyorsunuz; ekonomi ve tarihi.

İstanbul sana ne gibi kapılar açtı, kimlerle çalıştın?

İstanbul’a Gevende olarak beraber göç ettik. Hatta hemen öncesinde karayoluyla bir doğu gezisi yaptık. Enstrümanlar yanımızda, İran-Pakistan-Hindistan-Nepal’i gezdik. Tonla hikaye ile geri döndük. Başlı başına röportaj konusu. İstanbul’a yerleştikten sonra Gevende ile devam ederken Ayşe Tütüncü, Cenk Erdoğan, Bilal Karaman gibi caz müzisyenlerinin gruplarına dahil oldum. Doğaçlamaya açık, özgün ve üretici isimleri tanıdım. Hatta modern dans topluluğu Çıplak Ayaklar’ın TÜH! adında sadece davul ve dansçılar üzerine bir dans gösterisinde yer aldım.


 

Okay Temiz’le de sahne aldın?

Okay Temiz’le birkaç kere yanyana geldik.
Son seferki yüksek voltajlı oldu. Redbull Music’in Round Robin diye formatı var her ülkede yaptıkları. Doğaçlamaya yatkın müzisyenler sırayla ikili olarak sahne alıp 10 dakikalık performans yapıyorlar. Ben de davet edildim ve kurayla Okay Temiz ile eşleştim. Okay abi, tam çıkmadan önce bana sadece “9/8” dedi, gülüştük ve sahneye çıktık.

Beraber çaldığın ya da yollarınızın kesiştiği başka efsane isimler var mı?

Marcus Miller İstanbul projesinin provalarını bizim Gevende stüdyosunda yaptı. Bir akşam, Bilal Karaman, Marcus Miller ve ben 2 saate yakın stüdyoda beraber çaldık. 2012 yılında Bobby Mcferrin’a sahnede KeKeÇa olarak eşlik ettik. Bir de Norveç’te Hermeto Pascoal Gevende beraber sahne aldık. Üçü de unutulacak gibi değil.

Şu daha saymadığın ilginç örneklerden birkaç tane alabilir miyiz?

Bazen yaptığım iş, bazen de işi yaptığım ortamlar çok enteresan olabiliyor. Örneğin Paris’te hapishaneleri dolaşarak atölyeler, interaktif performanslar yaptık. Çok acayipti. Eşim Ayşe ve müzisyen arkadaşlarımla, Fransa’nın en eski hapishanesinden, en kalabalık olanına kadar dolaştık.


Başka bir örnek Çin işkencesinden yaptığım bir müzikal. Çıplak Ayakların bir dans performansında kafama bir yangın kovası geçirildi. Yukarıdan kovaya su damlıyor, ben kafamı oynattıkça kovaya dökülen damlalarla oyunun müziğini yapıyordum. 

2010’da ISCMS’te seyyar satıcılar şefiydim. Bir konserde seyyar satıcılar John Zorn gibi müzisyenlerle aynı sahneye çıktılar ve onların bozacıı, simitçii bağırışları sahnede müziğe dönüştü. Ben seyyar satıcıların koordinatörü ve sahne amiriydim, “abla şimdi çık, o köşede dur, tüm gücünle haykır diyordum”.

Bir diğer aklıma gelen Hürriyet Treni. Türkiye’nin nerdeyse bütün tren istasyonlarında toplamda 10.000 çocukla beden perküsyonu atölyeleri yaptık. 

 

En son da geçen sene Göbeklitepe’de Urfalı çocuklarla bir beden perküsyonu klibi çektim. Yalnızca vücut sesleri ve vokal kullanarak 12.000 yıllık bir müzik arayışı. Yakında yayınlanacak.

Peki bugünlerde devam ettirdiğin projeler hangileri? 

Proje değil ama en müthiş zamanı şu anda 4 yaşında olan kızım Ayça ile geçiriyorum. Neden bilmiyorum müziğe karşı doğal bir eğilimi var.

Rojelerden en günceli okul tasarımım “MANG”. Açılımı “Music Academy of Next Generation”. yani ‘sonraki neslin müzik akademisi’. İstanbul Tasarım Bienali , “okullar okulu” teması adı altında okul tasarımları istedi. “MANG” da tasarım bienaline seçilen tek müzik okulu oldu. Eşim -hem KeKeÇa’lı hem profesyonel Öğrenme Tasarımcısı- Ayşe Akarsu Gürçay ile dizayn ettiğimiz, Soundpainting ve Beden Müziği temelli bir okul. Henüz bir binası yok ama programları aktif biçimde devam ediyor.

Bunun yanında KeKeÇa ile “Into Silence” isimli yeni bir gösterimiz var, özel akustikli salonlarda gerçekleştirdiğimiz. Prömiyerini Oxford Üniversitesi’nde Ashmolean Museum’da yaptık.

İstanbul Soundpainting Orkestra performanslarına devam ediyoruz. Seyirci ile interaktif bölümler çok eğlenceli geçiyor.

Son projem ise klasik Osmanlı musıkîsi içindeki büyük usülleri kullandığımız bir caz ikilisi “sub-Rehavi”. Bursa’dan tanıştığım piyanist arkadaşım Serhan Adem ile geniş ritim döngüleri üstünde geziniyoruz.


Bir yandan yine Gevende ile 20. yıl sürprizlerine hazırlanıyoruz. 

Yine türlü çeşitli projeler dizdim ama müziğin pek bakılmayan dallarında meyveler arıyorum.

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500