BURSA
Giriş Tarihi : 24-06-2020 08:25   Güncelleme : 24-06-2020 08:25

İlginç bir öğretmen, özgün bir yazar

Köylerde öğretmenlik yaptığı yıllarda nice öğrenciler yetiştirmiş olan Yazar Ahmet Koçak’la anlamlı bir söyleşi gerçekleştirdik. Yazıları kişiliğini yansıtıyor bu usta kalemin, içi dışı bir.

İlginç bir öğretmen, özgün bir yazar

Zeki BAŞTÜRK

Yazınımıza yeni bir yazı türü kazandıran bir kalem ustası Ahmet Koçak... Edebiyat öğretmenlerinin işini zorlaştıran bir yazar. Tüm yazı türleri birbiriyle kaynaşmış, dost olmuşlar. Günlük, deneme, anı ve öykünün iç içe girmiş olduğu yazılar yazıyor. Türünü kimse anlayamaz ama okumaya başladığınızda bitirmeden bırakamazsınız. Yazının akışına kapılır, sürüklenir gidersiniz. Hanı sellerin,  her şeyi önüne katıp sürüklemesi gibi. İçtenliklidir, doğaldır, yalındır. İçi dışı birdir. Yalanı dolanı yoktur. Göründüğü gibidir  ya da olduğu gibi  görünür. Yazılarında kişiliğini yansıtır. Konuşurken neyse yazarken de odur Ahmet hoca. Gülmece türünü de yerinde kullanır ve güldürürken düşündürür.

GÜVENİLİR BİR DOST

Yalın bir dili, sürükleyici bir anlatımı vardır. Anlatımını yerel sözcüklerle süsler. Bu özelliği ile fark yaratır; yazılarına ayrı bir hava verir, ayrı bir tat katar. Geleceğe yönelik olarak ünlü bir yazar olacağının ipuçlarını verir. Kişilik olarak sağlam bir yapısı vardır. Tuttuğunu koparır. Eninde sonunda mutlaka amacına ulaşır. Yaptığı her işte başarılı olur. Güler yüzlüdür. İnsanları incitmekten çekinir. Güvenilir bir dost, içten bir arkadaş, gerçek bir yurtseverdir. Bugün sizlere özgün bir kişiyi, özgün bir kişiliği tanıtmaya çalışacağım.

Sizi, kendi ağzınızdan, kendi kaleminizden tanıyalım. Kendinizi anlatır mısınız? Nerede doğdunuz, nerelerde okudunuz, nasıl bir ailede ve ortamda büyüdünüz?

Bana bu fırsatı verdiğiniz için öncelikle çok teşekkür ederim. 1959 yılı Şubat ayında, Yozgat-Sarıkaya, Ilısu köyünde beş çocuklu devlet memuru bir babanın ikinci çocuğu olarak dünyaya geldim. Altı erkek, iki kızı olan bir dedenin ilk erkek torunu olarak sevgi ve ilgi ile büyütüldüm.

Çevrenin en zenginlerinden sayılan babalarının malına güvenmeyip okuyan babam, amcalarım maaşlarıyla, ben de maaşımla geçimimizi sağladık, sağlamaya da devam ediyoruz. Memur maaşı ile kıt kanaat geçinen babanın sunduğu kıt olanaklarla; ilkokul, ortaokul ve liseyi Sarıkaya’da, Eğitim Enstitüsü’nü ise Yozgat’ta okuyarak 1979 yılında ilkokul öğretmeni olarak Gümüşhane’ye atandım. Ardından: Erzurum, Gaziantep, Yozgat, Bursa, Suudi Arabistan-Cidde’de görev yapmıştım. Cidde dönüşü Bursa’da altı yıl daha görev yapmamın ardından emekliye ayrıldım. Yirmi üç yıldır Bursa’da yaşamaktayım. Evli, iki çocuk babasıyım. Oğlumdan, Ahmet Erdem adında bir torunum var.

Yetiştiğiniz ortam, aldığınız eğitimler, yaşamınızı nasıl etkiledi? Bu etkilerin izlerini şimdilerde yine taşıyor musunuz? Etkisinde kaldığınız olayların olumlu ya da olumsuz yanları nelerdir?

Çocukluğum, öğrencilik yıllarım; üç bin nüfuslu, 93 muhaciri, yerli, göçmen, Çerkez, Türkmen sakinleri ile… Sıcak, güzel, insanların yaşadığı, şirin bir ilçe olan Sarıkaya’da geçti. Köyüm ilçeye üç kilometre uzaklıktadır. Liseyi köyden ilçeye yaya gidip gelerek okudum. Çoğunlukla ilçe merkezinde geçerdi günlerim. Arkadaşlarım da doğal olarak ilçe ve çevre köylerden oldu. İlçe ve çevresi güvenli olduğundan çocukluk ve gençliğimde özgürce büyüdüm. Kişiliğimin gelişmesinde; küçük tepelerin arasında ovaların yer aldığı, akarsu kıyılarında söğüt, kavakların yetiştiği, uçsuz bucaksız bozkırlar, arkadaşlarım, öğretmenlerim,  çiftçilik, hayvancılık önemli yer tuttu. Tırpanla ekin, çayır biçme, ekinleri harmana taşıma, düven sürme, harman savurma, tozlarını yuta yuta, kaşına kaşına saman istifleme, hayvan otlatma gibi her bozkır çocuğunun yaptığı işleri ben de yaptım.

OKUMA AŞKI TUĞCU İLE BAŞLADI

Babam okumayı seven, Atatürk’e ve düşüncelerine hayran, aydın bir insandı. Evde günlük gazeteler her zaman bulunurdu. Babam o zamanlar haftalık yayınlanan; Hayat Mecmuası ve Akbaba dergilerine abone idi. İlk başlarda resimlerine bakarken, “Resimlerin altında ne yazıyor?” diye merak ederek okumaya başladım. Evimizde kitaplığımız vardı. Babam, ben ortaokuldayken kaldığım dedeme ait eve Kemalettin Tuğcu kitapları alır, bırakırdı ilçeye geldikçe. İlk okuduğum o kitaplardı. Bendeki okuma sevgisini o kitaplar sağladı sanıyorum.

Beni etkileyen olumsuz olaylardan biri: Kelle koltukta, Yozgat Eğitim Enstitüsü’nde okurken sınıfın kapısında rahatta bekleyen iki asker, koridor ve okul bahçesinde bizim güvenliğimiz için nöbet bekleyen diğer askerler içinde tedirgin ve korku içinde geçen öğrencilik yıllarımdır. Okuldaki aynı yöre çocuklarının birbirlerine siyasi düşman edilmeleri ile evden okula, okuldan eve geçen iki yıl. Bir kafede oturup sohbet edemeden okulu bitirip ayrılmamız beni üzen, unutamadığım olaydır.

YAŞANMIŞLIKLAR KİŞİLİĞİMDE

Güvenli ve mutlu geçen yılların, tedirgin ve güvensiz geçen eğitim yıllarının etkilerini elbette kişiliğimde taşıyorum. Yanarım da siyasi kavgalar nedeniyle işkence şeklinde geçen öğrencilik yıllarıma yanarım.

Siyasi bir duruşum olduğu halde, görüş ve düşüncelerimi sakin bir şekilde, kavga etmeden savunma alışkanlığı verdi bana yaşadıklarım. Makalelerimde, yazdığım öykülerde bunun izlerine rastlanabilir. Yazılarımda görüşlerimi; televizyonlarda ekranın bir köşesine gizlice ürün yerleştirerek (Kola reklamı vermeden, ekranın bir köşesinde kola renklerini birkaç küçük hücre içinde verip, insanlarda kola içme isteği uyandırması gibi) verildiği gibi vermeye çalışıyorum. Belki de görülmeyip heba olanlar da olabiliyordur. Öyle çok yazıyorum ki birinde görmeseler diğerinde karşılarına çıkıyordur.

DÜNYADA HER ŞEY ÖĞRETMENİN ESERİDİR

Sizi yakından tanıyan biri olarak başarılı bir öğretmen olduğunuzu biliyoruz. Bir köy öğretmeni olarak köy okullarında çalıştınız. Köylerde neleri değiştirdiniz? Yaşamını değiştirdiğiniz köy çocukları var mı? Öğrenmek isteriz.

Başarılı bir öğretmen nitelemenize teşekkür ediyorum. Bana göre başarılı öğretmenlik kavramı görecelidir. Şöyle ki: Dini bilgileri önceleyen, kendi siyasi görüşünü aşılamayı önceleyen, Atatürkçülüğü önceleyen, çağdaşlığı önceleyen, ezberci eğitimi önceleyen; eğitimi göz ardı edip öğretimi önceleyen… Böyle çeşit çeşit öğretmen tipi vardır. Herkesin iyi, başarılı öğretmen profili farklı olabilir. Kendime baktığımda çocukları hayata hazırlayan, yaşama coşkusu veren, -empati yaparak- bana yapılmasını istemediğim şeyleri öğrencilerine yapmayan, eğitimi öğretimden fazla önemseyen, Atatürk’ün görüş ve düşüncelerini önceleyen bir öğretmen olmaya çalıştım.

Altı yılım köylerde geçti. İlk aklıma gelen: Okulu olmayan Erzurum Tekman Çayırdağı köyüne bir derslikli ilkokul ile öğretmen lojmanı, ilçeden köye gelirken Aras Nehri üzerine bir köprü yapılmasına köy muhtarı ile ön ayak olmam oldu.

Köy çocuklarına okuma yazma öğretmek, onların hayatlarını iyi yönde değiştirmenin ilk adımıdır. Umarım, köydeki öğrencilerim öğrenimlerine devam edebilmişlerdir.  Çoğunlukla okuma yazması olmayan anne babadan doğan çocuklara okuma yazma öğretmek; sonradan gelen nesillerin o temel üzerinde yükselmelerini sağlamak da önemli bir değişimdir.

Bir yandan öğrencilerime ders verirken, bir yandan da kendim dersler aldım. Öğrencilerime; Pollyanna, Pinokyo, Robin Hood gibi hikâyeler okudum. Kitaplardan etkilenmiş olmalıyım ki; Pollyanna gibi dünyaya, olaylara iyimser bakan, Pinokyo gibi -burnum uzar korkusu ile- yalan söylemeyen, Robin Hood gibi insanlara yardım eden, etmeye çalışan bir insan oldum.

BİR İNSAN YETİŞTİRMEK

Kent merkezlerinde okuttuğum öğrencilerin iyi mesleklere geçtiklerini biliyorum. Bir insanın yetişmesinde ilkokul öğretmeninin attığı temel önemli olmakla birlikte; ortaokul, lise ve yüksekokuldaki eğitimcilerin binaya devam etmeleriyle başarının geldiğini biliyorum. Bu bir ekip çalışmasıdır. Tüm branşlar birlikte bir hamuru alır, yoğurur insan yavrularını yetiştirirler. Yetişen her insan tüm öğretmenlerin eseridir.

Öğretmenliğinizin dışında başka uğraşlarınızın da olduğunu biliyoruz. Günlükler, anılar, denemeler yazıyorsunuz. Yerel basında köşe yazarlığı yapıyorsunuz. Yazma isteği ve merakı ne zaman ve nasıl başladı?

Filozof, “İnsan, yedikleridir” demiş. Kültürü de okuduklarıdır. Okumak insanı; “Damlaya damlaya göl olur” misali kültürel olarak dolgunluğa eriştirir. Dolan göl elbette suyunu boşaltacağı, engin denizlere ulaşacağı bir yol arar. O yol da anlatmak veya yazmaktır. Belleğinizdeki birikimleri yazarak, konuşarak boşaltma gereksinimi duyarsınız. Benim yazmaya başlamam da bu gereksinimden doğdu sanıyorum.

UNUTULMAYAN DESTEKLER

İki yıl önce yazmaya başladım. Önceleri anlatıcı iken yazmaya yönelmemin sebebi: Emekli olduktan sonra beni dinleyecek kimse bulamamadan kaynaklanmış olabilir. Okulda ders anlatırken çocukların dersten sıkıldıklarını anladığımda anılarımı anlatırdım. Bayılarak dinlerlerdi. Emekli olduktan sonra Facebook’ta, “Sarıkaya Lisesi Arkadaşları” adında bir grup kurdum. İlk kez orada, kendi sayfamda anılarımı yazmaya, paylaşmaya başladım.  Okuyan okul arkadaşlarım çok beğendiler, kitap halinde yayınlamamı söylediler. Bunlardan biri de Sayın Zeki Baştürk olmuştur. Eğitimci, yazar titizliği ile amatörce yazdığım makalelere yüreklendirici yorumlar yaparak beni yazmaya özendirdi. Ben de; “Bende iş varmış” diye düşünerek yazmaya devam ettim.

“SAMANLIKTAKİ İĞNE”

2019 Aralık ayında; ailemin tarihi, çocukluğum, öğrenciliğim, öğretmenliğim, emekliliğimde yaşadıklarım, duyduklarım, gördüklerimi “Samanlıktaki İğne” adı altında kitap haline getirdim ve Dorlion Yayınları’ndan çıktı. Şu arada kitabım okurlarıyla buluşmaya devam etmektedir. Baktım kefenin cebi yok. Yaşadıklarımı öbür dünyaya götüremeyeceğim. Ben de; “Bu dünyada yaşadıklarımı bir kitapta toplayıp bu dünyaya bırakayım” dedim. İleriye dönük çalışmalarım da var. Bir roman yazmaya çalışıyorum. Tüm yazdığım yazıları bir kitapta toplayıp yayınlatmayı düşünüyorum.

 

ÖZGÜRCE YAZIYORUM

Yazılarınızda kendinize özgü bir teknik, bir biçem (üslup) yarattınız. En gerçekçi olayları, toplumsal sorunları gülmece tarzıyla anlatıyorsunuz. Yazılarınızı okurken, insanları önce gülümsetiyor; sonra da derin derin düşünmeye, yaşananları sorgulamaya yönlendiriyorsunuz. Bunun özel bir nedeni var mıdır?

Yazmamda farklı bir üslubum olduğunu çok okurum söyledi. Bir sınıf öğretmeninden kimse edebi bir eser yazmasını beklemez, Türkçe ve Edebiyat öğretmenlerinden beklerler. Onlar da zaten yazıyorlar. Benden beklenmediği için yazdıklarım ilgi çekiyor gibime geliyor.

Yazarken özgürce yazıyorum. Bir patikada ilerlerken sıkılıyor, patikayı terk edip biraz etrafta dolaşıyorum. Dolaşırken; anılarım, etrafta gördüklerim devreye giriyor, oralarda biraz oylandıktan sonra geri patikaya dönüyor, sonuca ulaşıyorum.

ÖYLE BİR BULUŞMA Kİ

Bursa Adliyesi’nde para yatırmak için veznede kuyrukta beklerken genç, güzel bir avukat hanım saçlarını hakim yakasının ardından savurarak, topuklarını vura vura sıra beklediğim yere doğru geliyordu. Tüm gözler onun üzerindeyken onun gözlerinin de benim üzerimde olduğunu görüp huzursuz oldum. Avukat hanım sağ elindeki çantasını sol eline alarak yanımda durdu, elini uzattı: “Ahmet öğretmenim nasılsınız? Verin elinizi öpeyim. Ben sizin falan okuldan öğrencinizim. Beni tanıdınız mı?” dedi. O anda çok mutlu oldum. Mesleğimle gurur duydum. Verdiğim tüm emeklerin karşılığını almış gibi hissettim.

OKUYANLAR MEMNUN

Arz ettiğim gibi; araya bir anımı sıkıştırarak yine patikayı terk ettim, konunun dışına çıktım. İyi de ettim.

Çalakalem yazıyor, herhangi bir fikri aşılamayı amaçlamıyor, kendimi serbest bırakıyorum. Bendeki bu içtenlik, serbestlik ve özgürlük sanıyorum okuyanların hoşuna gidiyor. Okudukları; bir kalıpta, bir çizgide yazılan yazılardan farklı bir üslup okuyanlar tarafından beğeniliyor, farklı tat almalarını sağlıyor sanıyorum.

Yazılarınızın bir özelliği de birçok türü içinde barındırmasıdır. Biraz daha açayım: Günlük diye yazmaya başlıyorsunuz ama içinde anılar var, denemeler var, öyküler var. Size özgü bir anlatım biçiminiz var. Böyle bir yazı türü nasıl oluştu? Ya da özel bir nedeni var mıdır? Merak ediyoruz…

Yukarıda arz ettiğim gibi kendiliğinden oluşan bir durum. Ben özellikle başka bir tür yazı yazayım diye başlamadım. Klavyenin başına geçtiğimde yazı beni nereye götürürse oraya gidiyorum. Klavyemin akıntısına kapılıyor, klavye benim peşimden gelmesi gerekirken ben klavyenin peşinden gidiyorum.

Köylerde, odalarda yapılan sohbetleri bilirsiniz; laf lafı açar, tam yerine denk geldiğinde bir fıkra, bir anı, yaşanmış güncel olay anlatılır; böylece tadına doyum olmaz bir sohbet çıkar ortaya. Gündemli toplantılardan herkes sıkılır, gitmek istemez. Gündemi olmayan konuşmalar daha ilgi çekici olur. Sanıyorum benim yazılarımın bir gündemi yok. Şiirdeki serbest veznin düz yazı şekli gibidir. Sorularınıza da aynı yöntemle, serbest vezinde yanıtlar verdiğimi fark ettim. Siz ne sormuşsunuz ben neler yazmışım. Öğretmenim olsanız bu yanıtlara kaç puan verirdiniz, bilemiyorum.

Yazılarınızı beğeni ve zevkle okuyorum. Yalın bir diliniz ve akıcı bir anlatımınız var. Bunun bir nedeni ya da bana ilginç gelen yanı, güncel konuları işlemenizin yanında yerel sözcükleri kullanmanız. Yerel sözcükler, yazılara farklı bir tat katıyor. Yetiştiğiniz ortamların etkisinden çıkamadığınız anlamını mı taşıyor bu sözcükler?

Yazılarımı beğenerek okuduğunuz için çok teşekkür ederim. İlerde tanınmış bir yazar olur isem; bunda sizin ve diğer dostlarımın ilgi ve övgülerinin çok önemli payı olacaktır.

 Yazılarımdaki yalınlık, anlaşılırlık mesleğimden kaynaklanıyordur. İlkokul öğretmenlerinin mesleğini yaparken yaldızlı tümcelere gereksinimi yoktur. Olsa da muhatapları anlayamaz zaten. Dersini basit, yalın, kolay anlaşılır tümcelerle vermelidir. Sanıyorum yalınlık, anlaşılırlık mesleğimden kaynaklanıyor.

Yerel sözcükleri çok kullanmam, hele de herkesin o sözcükleri zaten bildiğini var saymam; büyüdüğüm yörenin etkisini hala üzerimde taşıdığımı gösterir. Birkaç yazımın tamamını yöresel şivemizle yazmış, paylaşmıştım. Çok beğeni almıştı.  Aynı yörede büyümüş iki okul arkadaşı karşılaştıklarında birbirleriyle kendi yörelerinin diliyle konuşur ve bundan da zevk alırlar. Bu duruma çok tanık olmuşuzdur. Televizyonda, Karadenizli önemli bir şirket yöneticisinin hemşerisi bir çalışanıyla karşılaşınca hemen yöresel şiveye geçiş yaptığını izlemiştim. Çok iyi eğitim almış kişilerin yetiştiği bölgeyi ağzından kaçırdığı sözcüklerden anlayabiliriz. Yetiştiğim yörenin etkisinden çıkamadığımı, zaten çıkmak da istemediğimi düşünüyorum.

İyi bir gözlemcisiniz. Hiçbir detayı kaçırmıyorsunuz. En ince ayrıntısına dek her şeyi belleğinize kazıyorsunuz. Özellikle doğaya ve hayvanlara karşı özel bir ilginiz ve sevginiz var. Bunun için kutlarım sizi. Peki, doğa ve hayvan sevginiz nereden geliyor?

  Gözlemci oluşum da yine öğretmenliğimden kaynaklanıyor. Öğrencilerimi gözlemlerken gelişmiş olabilir. Az konuşup, çok dinlediğimden olsa gerek gözlem yapmaya çok vaktim oldu. Yıllarca gözlem yapıp hafızama attım. Son iki yıla kadar gözlemlerim bir köşede boş beklerken, yazmaya başlayınca köşesinden çıkıp yazılarımda yer almaya başladılar.

Tüm köy çocukları gibi ben de doğanın kucağında, hayvanların bol bulunduğu çevrede büyüdüm. Nasıl ki; çocukluğumuzda yediğimiz yemeklerin tadı hala damağınızda ise, çocukluğunuzdaki anılarımız, hayvanlara olan ilgi ve sevgimiz hala belleğimizdedir. Eski memurlar; memurluklarının yanında çiftçilik ve hayvancılıkla da uğraşırlardı. Şimdikiler gibi işlerini yapıp maaşları ile geçinmezler, üretmeye devam ederlerdi. Doğa ve hayvan sevgim çocukluğumdan kalmadır.

Toplumcu ve halktan yana birisiniz. Halkın refahı ve mutluluğu için de yoğun çabalar içindesiniz. Bunun için sorumluluk alıyor; hiç bir görevden kaçınmıyorsunuz. Bir Aydın Sorumluluğu mu bu, yoksa kişisel bir özellik mi?

Dünyada üretilen yiyeceklerin on iki milyar insana yetecek miktarda olduğunu okumuştum. Yedi milyar nüfusun yaşadığı dünyaya baktığımızda: En az bir milyar insan açlık sınırının altında, diğer iki milyarı da kıt kanaat, gün bulup gün yemekte olduklarını tahmin ediyorum. Ülkemizde de benzer bir durum yaşanmaktadır.

Öğretmenlik yaptığım yıllarda; çorapsız ayağına yırtık lastik ayakkabı giyen, karda kışta terlikle okula gelen, biri muzla beslenme yaparken, diğeri yavan ekmek bile bulamayan çocukları çok gördüm. İsterim ki herkesin işi, aşı olsun. Sadaka, sosyal yardım gibi onur kırıcı şekilde değil de emek vererek, alnının teri ile çalışarak geçimini sağlasınlar. Balık verilmesin insanlara, balık tutma öğretilsin. Biz uzun yıllar; köy, dağ, bayır, mahrumiyet demeden nasıl çalışıp emekli aylığını hak etmiş; gururla aylıklarımızı çekiyorsak, diğer insanlara da bu olanaklar sağlansın. Bunu başarırsak ülkede problem kalmaz, mutlu insanların yaşadığı bir ülke oluruz.

Bütün bu nedenlerle toplumcu ve halktan yana olmaya çalışıyor, elimden geldiğince sorumluluk alıyorum. Yüz milyon insana yetecek gelir var iken, neden yirmi milyon insan açlık sınırının altında yaşamak zorunda kalsın ki?

Bir öğretmen, bir yazar, sorumlu bir aydın olarak okurlara ne söylemek istersiniz?

Sorularınıza yanıt verirken; milli eğitim müdürü yeşil gözlerinizle bana bakıyormuşsunuz gibi bir ruh hali içerisindeydim. Korkumdan patikadan fazla ayrılamadım. Toplumcu, halktan yana, gönüllü yaptığımız toplantılarımıza başkanlık ederken siz: “Evet Ahmet Bey, bu konuda sizin görüşlerinizi alabilir miyiz?” demişsiniz de ben yine yerimde, huzursuz kıpırdayıp: “Şimdi ne desem?” tedirginliği ile sorularınızın çizdiği çerçeve içinde kalmaya çalışarak sorularınızı yanıtlamaya çalıştım. Umarım, sorularınızın kalitesinde yanıtlar verebilmiş, ilgiyle okunacak bir söyleşi yapabilmişimdir.

Dünyaya açılan kendi penceremden gördüklerimi, duyduklarımı, yaşadıklarımı yazıyorum. İnsanlara tavsiyem kahvehanelerde ömür tüketmek yerine; kendi pencerelerinden gördüklerini yazmaları, anlatmaları, yazılanları okumaları, “söz uçar, yazı kalır” diye düşünmeleridir.

Size ve agazete’ye, bana bu olanağı verdiğiniz için tekrar teşekkür ediyorum. Okuyuculara selamlarımı gönderiyor, sağlıklı günler diliyorum.